10 Haziran 2009 Çarşamba

EL ALETLERİ

Ben dayanamam pek uykusuzluğa, ama bu uykuyu sevdiğim anlamına gelmez. Sabaha karşı uyanmayıvereyim. Bir kez uyandıktan sonra tüm uğraşlarım boşa gider. Yeniden uyumak için. Aslında ben neyi severim biliyor musun? Kısa süreli de olsa, yataktan kalkıp geri dönünce yatakta bıraktığım sıcaklığımı severim. Bir süre sonra dışarıda kalan üşümüş ayaklarım çok sevinir buna. Beşlik simit gibi büzülürüm yatakta, kendi sıcaklığımla sıcak temas kurmaya çalışırım. Sonra ikinci aşama gelir ardından Gördüğüm ve de en güzel ama yarım kalmış rüyanın kalan kısımlarını izlemek isterim. Ne gezer? İstediğim kadar senaryo düşüneyim mümkün olmaz. Rüyanın gerisini görmem. Yatakta dönmeler başlar biteviye. Artık anlamı kalmamıştır uykunun. Söylene, söylene Kalkarım yataktan...
Akşamdan tasarladığım işlere başlama zamanı gelmiştir. Çay olana kadar yatağımı toplar, bıraktığım sıcaklığımla vedalaşırım.

Bilir misin bazı el aletleri vardır hani. İşlerimizi kolaylaştıracak cinsten. Avuç içi taşlama aleti de bunlardan biri işte... Hayli hızlı döner, keser, düzeltir zeminleri... Bir gün bahçenin bir köşesinde epey yabani bitkiler vardı. Onların diplerini, hayli kalın köklerini temizleyeyim dedim Eşeledim bir süre... Bileğimkalınlığındaki kökleri keseyim dedim... Fişi taktım ve hızla dönen çarkla kökleri kesmeye başladım... İşte ne olduysa o zaman oldu... Elimden kurtulan o el aletinin çarkı, hırkama sarılıverdi. Allahtan stop etti de bağırsaklarım deşilmekten kurtuldu... Uzun süre kendime gelemedim... Böyle bir yerde ve de tek başına bu tür kazalarla karşılaşıyor insan. Kolay değil, yer kazanmak... Bir kaç tane çiçek dikmek için ne uğraşlar veriyoruz. İnsan en ufak bir şey kazanmak uğruna neleri-bilerek veya bilmeyerek-göze alıyor değil mi?

3 Haziran 2009 Çarşamba

ŞOFÖR AKİF

Eski Amirallerden Hilmi Fırat'ın akrabası olduğunu söylerdi.Eh bir bakıma da soyadına bakınca kökeninin nereye dayandığını anlıyordu insan...Avcılığının yanında, uzun havaları da çok güzel bir şekilde seslendirirdi...Safmıydı,yoksa insanı hafife mi alıyordu bilmiyorum.Anlattıkları,hemde ricamız üzerine tekrar tekrar anlattıklarını dinlerken,O'nun gülmeden, büyük bir tevazu içinde
anlatmasıyla gözlerimizde biriken yaşları silerdik...
Ankarada çalışmış bir zamanlar.Hani Ulus-Yenimahalle arasında çalışan Skoda dolmuşları vardı ya,19 mayıs sahasından kalkardı hani,Yolcuların içine sığmak için bir kaç beden küçüldüğü o skoda dolmuşlar,içe doğru eğik tekerlekleriyle çalışır dururlardı...Hani bacakları içe dönük olan kadınlara da o zamanlar bu tekerlek yapısından olsa gerek Skoda Bacaklı derlerdi...
Akifin de durumu ancak Skoda almaya yetmiş,boya gibi diğer işleri sonraya bırakmıştı...Nasıl bırakmasın ki?Boya için istenen para,neredeyse arabaya vereceği kadardı...Ama olmuyordu,içine sinmiyordu Akifin arabasının boyasız olması...Güneşli birgün kendi başına yapmaya karar verdiAkif, boyayı,aldı fırçasını ve de boyasını,arabayı da güneşe çekti....Gerçekten beğenmişti Akif boyayı bitince..Ama kurumuyordu meret bir türlü...İçinden bir sefer yapayım belki rüzgarında etkisiyle yolda kurur fikrine evet dedi ve geçti direksiyon başına...Yenimahalleden çıkınca eski terminale gelen yolu bilirsin hani kömür işletmeleri Genel müdürlüğü binası vardı...Hani canım şimdi üzerinde nereden geldiği belli olmayan martıların uçuştuğu sebze ve balık hal'i var ya? işte o yol. Bir trafik polisinin dur işaretiyle frene bastı Akif.aren tutmuyordu.Bir kaç pompaladı freni,duran kim?Yılların yorgunu arabası 20-25 metre uzakta durabildi...Büyük bir
kızgınlıkla ve hışımla gelen polis bir yandan da yazacağı ceza makbuzunu hazırlıyordu yolda..
Polis hemen makbuzu kaportanın üzerine koyup cezayı yazmaya koyulunca,boyaya yapışan makbuz ve elleri boyaya bulaşan memurun hali ni anlatan Akifi o saatten sonra neler bekliyordu kimbilir?
Arabası,o vefakar dostu,ekmek teknesi ile bir çok anıları vardı Akifin...O stad otelinin önünde yolcu beklerken arabayı ısıtmak için şoför mahalline koyduğu piknik tüp pek ısıtmıyordu ama işe de yarıyordu...Bir gazeteyi açmış dalıp gitmişti...Sıranın kendine geldiğin farkedememişti...Kapının açılmasıyla tüpün bulunduğu yere kendi tabiriyle baboç bir kadın oturuvermiş ve can havliyle dışarı fırlamıştı...
İşte Akif yaşadığı bu tür olayları uzun zaman geçtikten sonra anlattığında kendisi gülmeden ama keyifle anlatırdı...

POST

Veya başka deyişle postu deldirmek.Allaha şükür postu deldirmedim henüz ama delinmiş postlar ilgimi çekti benim...Ağında -Elazığın ilçesi-şoförüm Akif ve Mevlüt benim bu merakım nedeniyle buldukları postları veya tabaklanmamış kürkleri taşıdılar bana hep...Bir kocaman ayı postu getirdiklerinde hayli sevinmiştim.Merhumun ölüş nedenini bilmiyordum ama,kendi ifadelerine göre dişiydi...Bak müdür bey yavrusunu taşırken sırtında hala onun izleri var demişlerdi... Kürkü için avlanan hayvanlar konusunda bilgi sahibi de olmuştum.Örneğin kışın,havaların soğuduğu ve karların ortalığı kapladığı yerlerde avlanmaları gerekirmiş.Zira o dönemde hayvanların postları daha parlak,daha sık ve sağlam olurmuş...Yazın avlanan bir tilkinin postu mat,gevşek ve parazit dolu olurmuş,yani para etmezmiş...bir erkek ceketi için gereken post adedini hatırlamıyorum Ama, 7 kurt postundan bir erkek ceketi çıkarmış...Hakeza 200 sincaptan da bir bayan mantosu...25tane tavşan alırsanız bundan da bir bayan ceketi çıkarmış... Ben bir ara tavşan da yetiştirdim...Telden yapılma özel kafeslerinde...Pazardan defolu yaprakları toplar,çuvalla getirdiğim bu yaprakları verirdim...Tavukçuluk Araştırma istasyonundan aldığım bir gebe Yeni Zelanda tavşanı ile başlamıştım...Gayet iri yapılı bu tür bir batında 12 kadar yavru veriyordu...Kömürlükte olurmu deme ben kömürlükte ilkel şartlar altında yetiştirmeye çalışıyordum...Henüz doğum olmamıştı,ama bir gelişimde yerde kıprıdayan küçük sucuk parçasına benzer pembe şeyleri görünce sevimiştim...Her nasılsa yere düşen yavruları analarının yanına koydum...Yetiştirme konusunda yeterli bilgim falan yoktu....Etlikte veteriner istasyonuydu her halde...Orada tavşan yetiştiren bir adamdan bahsettiklerinde deneyimlerinden yararlanmak için gittim ve buldum adamı...Kördü bu adam ama tavşanları öyle tanıyordu ki sorma...GÖREN ADAMLARIN GÖREMEDİKLERİNİ O ELLERİYLE GÖRÜYORDU..Anlattım benim serüvenimi...Kıskanç olurmuş bu dönemde analar...Birinin elinin kokusu sinse yavruya o yavruya bakmazmış,silermiş defterinden..Netekim eve dönünce yavruların kafesin dışına atıldığını gördüğümde sebebini öğrenmiştim...Ellerimle kafese yerleştirdiğim yavrulara sinen kokumu ana kıskanmış ve atmıştı kafesten... Ben hala pazardan defolu yaprak topluyordum,Çuvalla getirdiğim lahana yapraklarını hızla tüketiyordu...Sonra bir kaç yavrunun büyümesine tanık olmuştum...Kısa sürede kesim ağırlığına ulaşıyorlardı...Ama ben balıktan başka bir hayvanı öldürmemiştim ki...kim kesecekti bunları?Bir yerden de nereden bulaştığıma lanet ediyordum...Tavşan boku derler ya ne kokar ne bulaşır...Halt etmiş onu diyen bal gibi de kokuyor ve ayaklarıma bulaşıyordu... Daireden cesur bir arkadaş kesme vadinde bulundu ve geldi bir gün.Kısa sürede kesilmişler ve postları bir elbise gibi üzerlerinden alınmıştı...Ben dışarıda bir daha mı diyor tövbe üzerine tövbe ediyordum...
Tavşan eti aslında besin değeri yüksek ve yararlı idi ama kediye benzeyen yapısıyla ürkütüyord milleti...Zaten bende,yahnisini yaptığımtavşanlarısofrada kimseye yedirememiştim...Hayvanlar lahana kokuyorlardı...uyguladığım lahana kürü nedeniyle sinen koku yenmesini olanaksız kılıyordu ...
Koyundu dağ keçisiydi,tavşandı,hasılı bulabildiğim tüm postlar üzerinde merakımı giderdim.Çok ufak kafeslerde de Japon Bıldırcını yetiştirdim...Bir gün bunu da anlatırım...Ama gerçek şu ki hayvanlar,neden bilmem ilgi odağım olmuşlardır…

HAYVAN SEVERMİSİN

Aslında severim hayvanları,ama her türlüsünü desem abartmamış olurum. Öyle mahalle aralarında yakaladıkları farenin üzerine gaz dökerek tutuşturup, kaçışını izleyenlerden değilim yani. Veya bir kaplumbağayı sırt üstü çevirip debelenişini görmek zevk vermez bana. Nereye gidersem gideyim bir iki tane hayvan bulurum ilgilenecek. Bir keklik mi olur,bir tavşanmı olur,bir sincap mı olur hasılı ne olursa. Keşke, benim olsaydı diye düşünür,bana vermelerini veya bulmalarını isterdim.
Ağın'da hayli iri sayılabilen bir keklik vardı şoför Akifin. Eğitim merkezinin kapısında serbestce dolaşır yabancıların paçalarından gagalar,sözüm ona bekçilik yapardı nizamiyede. Bir pençesi de yoktu zavallının. Bileği top haline gelmiş vaziyette,aksardı,sekerek giderdi. Meri avını bilirmisin sen? Dişi kekliği Tolik dedikleri özel kafeste götürürler av mahalline. Bir bacağından bağlayıp bırakırlar hayvanı. O da gelen geçene öter,erkek keklikleri davet ederdi sesiyle. Ah bu erkekler,sese kanıp üşüşürler etrafına,kur yapmaya çalışırken saklandığı yerden avcılar da vururlardı zampara keklikleri...
Bir gün okulda kekliği göremeyince Akife sordum nedenini. Ya müdür bey, vurdum ben onu dedi. O kadar emek vedim,besledim,ama ava gidince bir kez ötmedi bile.Bende tüfeği doğrulttum vurdum onu.O günden sonra kapıda kimsenin paçasını gagalayan olmadı bir daha...
Müdür bey seviyordu ya. Herkes ,yakaladığı hayvanı getirir,gözüme bu yolla girmeye çalışırlardı. Bir büyük ceviz ağacının dibinde saatlerce bekleyen Metin sonunda bir sincap yakalamış ve sevinçle getirmişti. Hemen uygun metal bir kafes yapılmış, Ankaraya getirilmişti. Sincap ne yerdi bilirsin. Kuruyemişçilerle sıkı ilişkiye girmiş, eve taşır olmuştum verdiklerini. Bir seferinde bir kaç günlüğüne bakkal Erdoğana bakması için bıraktığım sincabı almaya gittiğimde,Ya abi,bu hayvan var ya bu dükkanda tüm çerezleri bitirdi vallahi. Aç kalmasın diye verdiğim tüm çerezleri yiyişini seyretmek için ne varsa veriyordum, O da iki eliyle tutup bir güzel yiyordu ki. Sonunda farkettim çerezlerin durduğu bölmedeki boşluğu...
Yıllar sonra Muhabbet kuşlarını evde konuk ediyordum...Öyle ya konuşacaktı elbet. Nereye gidersem kafese koyduğum kuşu da beraber götürüyordum.
Balkonda hava da sıcaktı zaten,kafesi tavana asmış dışarıda bırakmıştım kuşu. O akşamda bir iki tek atıp uyuyordum ki, bir gürültüyle dışarı uğradım. Kafese her nasılsa sıçramış bir kedi kuyruğu aşağı sarkmış vaziyette bizim kuşa yakın ilgisini sergiliyordu. Bir an için kalakaldım ama hemen toparladım kendimi. Sarkan kuyruğundan yakalayacağım kediyi bir iki sallayıp fırlatacaktım.Ve de yaptım dediğimi. Kuyruğunu elimde tuttuğum kedi bir hamle edip elime geçirmişti dişlerini. Kanayan elim,kaçan kedi,heyecanı her halinden belli olan kuş. Sabah sağlık ocağında yediğim iğneler bu operasyondan kalan anılardı.

ACUN FİRARDA

Acun firarda, ama babası Ergündüz hala güleç yüzüyle gözlerimde...İstanbul Bölge Müdürlüğünde çalışıyordu o zamanlar.Görev icabı İstanbula gittiğimde sık sık oturur,laflardık...Şivesini bozmadan konuşur ve bu konuşma da anlatımına bir güzellik katardı...Bir trafik kazası sonucu eşi ve kendisini kaybedene kadar sürdü dostluğumuz.Şimdiyse tek taraflı sürmekte...
Ne zaman bir araya gelsek Erzurum olurdu konuşma odağımız...İlk okul son sınıfı orada okurken hafızalarıma işleyen çocuk oyunlarını anlattığımda,hayretle yahu bu bizim bile unuttuğumuz oyunları sen nasılda hatırlıyorsun diyerek hayretini gizliyememişti...Gındıllik(çember) çevirmeden tut da,Holla Çellik(Çelik Çomak) oyununu,Fırfırik(Topaç)çevirmeyi,İtti Bitti(Saklambaç)oyununu şiveleriyle anlattığımda gözlerinden yaş gelene kadar gülmüştü...12 Mart Erzurumun kurtuluş gününde yapılacak toplantıda bunları mutlaka anlatmalısın demişti...
Kendisi de o bozulmamış şivesiyle bir kaç yaşanmış olayı anlattığında ben de yerlere serilmiştim...
Hani bilirmisin,bir çok yerde elinde ucu sivri asa sıyla dolaşan.birinin verdiği asker giysisini madalyalarla süsleyip giyerek ciddi görünüşlü ve görevi yerdeki kağıt parçalarını asasının ucuna saplayıp toplamak olan adamlardan birinin hikayesi'ni anlatmıştı... Orhan ağabey O'nun güvendiği,sevdiği,konuştuğu tek adammış her halde...Yolda karşılaştıklarında hayırdır Orhan ağabey nere gidirsen demiş.Orhan ağabey de heç uşah,anam gile cevabını verince,ne oldı ağabey de ki öğrenem demiş bizimkisi...Anam hestelemiş ona gidirem.Seninki atılmış ben de gelem mi?Orhan ağabey yanıtlamış gel ama sen anamı tanırmisen?He ya demiş bizim kahramanımız.Beraberce eve gidilmiş.Kanıtlaması gereklidir Orhan ağabeyin annesiyle olan tanışıklığı...Eğilmiş hasta yatan kadına ve demiş,Eze geçmiş olsun,beni hatırladınmi?Sağol uşah ama yoh tanımiram.Üstelemiş bir daha,hani eze sizin damda dolaşırçen töktüğüm torpahlara gızardın yaa ardımdan bağırırdın hani eşşeğin pohi tökmeyin torpahları daha yeni lığ(merdane)ladıh.Yoh uşah hatırlamirem sözcüğüyle son bir defa sorusunu yineler,Hani eze(teyze)ketle yapardın,dürüm yapardın hatılamirmisen?Yoh uşah cevabını alır almaz seninki Orhan ağabeye döner ve kızgınlıkla,hadi Orhan ağabey gah gidah bu orospu garı senin anan degil....
Her yeri,konuşmaları aklımda tutmuşumdur,dolaştığım her yerin şahidolduğum olay ve anlatılanlarını beynimdeki arşivime kaldırmışımdır elimde olmadan neden bilmem Ergündüz geldi bu gün aklıma ve hatalı sollamanın nasıl kurbanı olduğu.

ÇADIR SEFASI


Bu günde yığılı eşyaların arasından geçerken,kanıma işlemiş çingeneliğimden nefret ettim.Nasıl etmiyeyimki? Arabaya acıyordum.Sanki canlıymış acı çekecekmiş gibi...Ben bile buraya taşırken kollarım kopuyordu...Ama O?725 KM lik yolu gıkını çıkarmadan gelmişti kaç sefer ve gelecekti de....
Çingenelik dedim de...Annem derdi ,ben istanbuldaki evin bahçesinde çardak falan yaparken,sende çingene soyu var her halde...
Yalan da değil sanki ben çardak, kulübe yapmak için yaratılmışım.Adaya ilk geldiğim günlerde kurduğumuz çadır gelmişti aklıma...Toplam 3 metre karelik minik bir çadırdı bu.Kuranlar bilir gündüzleri içine sıcaktan girilemeyen sadece geceleri o da uyumaya girilebilen bir yerdi...Sulu bahçeden hemen sonra galdiğimiz Ayazmada daha o seneler kebapçıların istilasına uğramamış o sahil şeridinde bir iki tane saz damlı elektriği bile olmayan lokanta-kafe karışımı yerlerden birinin bahçesine kurmuştuk çadırı...Deniz hemen yolun altında,hele geceleri mehtabın ışığı denizin üzerini şıkır şıkır aydınlattığında kıyıda yaktığımız ateş etrafında şaraplarımızı tüketirdik...Halbuki çadırın önünde olsa?Yok efendim illa deniz kıyısında olacak.Sanki hakkında ayet vardı...

Bir kaç gün içinde dost olmuştuk lokanta sahibiyle...Yılmaz dı adı...Iraktan Saddamdan kaçtığını söylüyordu yarım yamalak Türkçesiyle...Bir motorsikleti ve birkaç kedisi vardı...Geceleri kedileri yatağını paylaşıyordu . .Hele bir tanesi kilo sorunu olmayan o kedi laftan da anlıyordu...Yılmaz O'na babaa der demez o da cevaplıyordu vooav diye.
Doğru dürüst tuvalet yoktu...Araziye gidiyor çevreyi olanaklar dahilinde kirletiyorduk...Kıçımızın dikenlerden yaralanması olağan şeyler sınıfına girmişti...
O kadar kaptırmıştık ki bu yaşama...Gemici fenerinin altında akşamları yediğimiz yemekler,denizin dalgalarının sesleri arasında biten yemek ve yataklarımıza çekiliş.Ayrı bir yatak falan da yoktu...Tam tamına çingeneler maşa yapar satarlar,sekiz onu bir yatakta yatarlar derler ya onun gibiydi yatağımız...
Bir gece ne oldu bilmiyorum gecenin ilerleyen saatlerinde kendi sesimle uyandım...Tabii çevremdekilerde.yakalayın,tutun diye bağırıyordum,sesimin çıktığı kadar...Bizim kızın bacağını kavramış,sözüm ona tavşanı kaçırmamağa çalışıyordum...Kahkahalar...kahkahalar...

ÜÇÜ BİR ARADA



Eskiden aldığım bir karar ve kendime verdiğim bir söz dedim muhtara...Sen gel,burada iki tek at; ama, ben güpegündüz seninle oturup eşlik edemem sana...Peki başladık içmeye diyelim,sen gidince ne olacak?Yani sen gittikten sonra ben içki mahmurluğuyla ne yapabilirim yapayalnız?İçkiye devam etsem,anlamsız.Bir iş yapmaya çalışsam başım döner...Sen iyisimi kendi başına otur,iç.Merak etme sofranı da kurarım,ama benden beraber oturmamızı da isteme...İçki içmenin bir zamanı olmalı bence,hani eskilerin vakt-i kerahat dedikleri o saat var ya o gelmeli önce...Hafif gün batmaya yönelmeli,kalan bir iki ışık kırıntısı karanlıkla mücadele etmeli,hele deniz kıyısında ve balık yiyorsan denizi de görebilmelisin.Az önce o denizden bu balıkları ben tuttum ve de karşısında denizin-biraz ...küstahça ama-o balıkları son yolculuğuna uğurluyor olmalısın
Ben sevmem o sabah lçkiye başlayanları,hani çivi çiviyi söker deyip-ya da o bahaneye sığınıp-akşamki mahmurluğunu üzerlerinden atmaya çalışanlar da benim indimde makbul adamlar değildir...Hani içeceksen adam gibi derler ya öyle içmelisin,ağızın.gözlerin kaymamalı,içki seni o sofrada doruğa götürmeli Mütevazı da olsa sofran,ağzındaki rakı acılığını alacak kadar mezen varsa,içkin için eyvah ya biterse endişen yoksa,ve de en güzeli sevdiğin varsa yanında elini onun omuzuna atmış,Rast mırıldanabiliyor veya onun duyabileceği ama coşkulu sesinle şiir okuyorsan,veya duyduğun hüznün esiri olup gözlerin sulanıyorsa...Daha ne olsunki? Allahtan ne isteyebilirsin ki...Hem hüzünü hem sevinci aynı sofrada yaşarsın...Benim sofram öyledir işte...Bir eksiğiyle tabii..Sevdiğinin yanında olması meselesi...Evet mesele,eski deyimiyle mesele,yeni deyimiyle problem veya sorun ama her ne dersen de üzüntü kaynağıdır bu konu. Şöyle düşündüm de pek dört başı mamur bir sofra kuramadım kendi kendime...Mutlaka biri olsa diğeri olmuyordu.Emekli olmadan önce de fotoğraf-slayt çekmeğe gittiğim yerlerde de yakamı bırakmazdı bu şanssızlık...Mesela,Trabzon,Akçaabat yaylalara gitmiştim.Hiç unutmam.Mısır Daneleme makinesinin salytlarını uygun mekanlarda çekecektm.Senaryoyu hazırlamış,makineyi kamyona yükletmiş,köye gelmiştik...Bu kaçıncı mekandı bilmiyorum. Amacım makine, toplanmış
mısırları koçanlarından ayırırken yani çalışırken geri planda da evin ahşap balkonunda mısırlar asılı olacaktı.Ne mümkün? Ya mısırları buluyorum evi bulamıyorun ya evi buluyor,hatta mısırları da buluyor ama ulaşacak yol bulamıyordum.Hasılı üç unsur bir araya gelemiyordu.
Bir de Çanakkalede başıma geldi bu hal...Geri planda deniz,abide,yakın planda da baharın geldiğini gösteren çiçek açmış erik ağaçları olacaktı...Tüm bölge personeli ankaradan görevli gelmiş Arman beyi seyrediyorlardı...İstediğim mekanı bulmuştum...Ama yine bir tek eksiğiyle...çiçek açmış erik ağaçları karenin dışında kalıyorlardı...Bölge müdürü merak etme sen dedi ve yeterince yabani erik ağacını kökleyip karenin içine yerleştirdi...Tüm unsurlar vardı artık.Çevreci(!) müdür aklı sıra iyilik etmişti bana...Yani kısacası ben bu üç unsuru bir araya getiremedim ömür boyu.Mutlaka biri eksik oldu...
Adamın biri ölünce seçimi ona bırakmışlar nereye gidersin diye.Dolaşayım hele bir demiş ve dolaşmış...Tüm ülkelerin cehennemlerini gezmiş...Bakmış işler tıkırında,saat gibi işliyor.Bir Alman cehenneminde bir tencere dolusu bok yeme cezası varsa bu hiç sektirilmiyor,Bir Fransız cehennemindeyse bir tepsi aynı menü yediriliyor.Demişki ben Türk Cehennemini istiyorum.En uygun olanı bu...Nedenini şöyle açıklamış;bir gün tencere bulunuyor,ama bok yok,birgün bok buluyorlar ama tencere yok.Hasılı unsurlar bir araya gelemiyor.Bundan iyisi can sağlığı...
Benzetmelerimi ve kullandığım kelimeleri mazur gör ama aklıma
geliverdi ve kendimi alamadım işte...



















...