10 Haziran 2009 Çarşamba

EL ALETLERİ

Ben dayanamam pek uykusuzluğa, ama bu uykuyu sevdiğim anlamına gelmez. Sabaha karşı uyanmayıvereyim. Bir kez uyandıktan sonra tüm uğraşlarım boşa gider. Yeniden uyumak için. Aslında ben neyi severim biliyor musun? Kısa süreli de olsa, yataktan kalkıp geri dönünce yatakta bıraktığım sıcaklığımı severim. Bir süre sonra dışarıda kalan üşümüş ayaklarım çok sevinir buna. Beşlik simit gibi büzülürüm yatakta, kendi sıcaklığımla sıcak temas kurmaya çalışırım. Sonra ikinci aşama gelir ardından Gördüğüm ve de en güzel ama yarım kalmış rüyanın kalan kısımlarını izlemek isterim. Ne gezer? İstediğim kadar senaryo düşüneyim mümkün olmaz. Rüyanın gerisini görmem. Yatakta dönmeler başlar biteviye. Artık anlamı kalmamıştır uykunun. Söylene, söylene Kalkarım yataktan...
Akşamdan tasarladığım işlere başlama zamanı gelmiştir. Çay olana kadar yatağımı toplar, bıraktığım sıcaklığımla vedalaşırım.

Bilir misin bazı el aletleri vardır hani. İşlerimizi kolaylaştıracak cinsten. Avuç içi taşlama aleti de bunlardan biri işte... Hayli hızlı döner, keser, düzeltir zeminleri... Bir gün bahçenin bir köşesinde epey yabani bitkiler vardı. Onların diplerini, hayli kalın köklerini temizleyeyim dedim Eşeledim bir süre... Bileğimkalınlığındaki kökleri keseyim dedim... Fişi taktım ve hızla dönen çarkla kökleri kesmeye başladım... İşte ne olduysa o zaman oldu... Elimden kurtulan o el aletinin çarkı, hırkama sarılıverdi. Allahtan stop etti de bağırsaklarım deşilmekten kurtuldu... Uzun süre kendime gelemedim... Böyle bir yerde ve de tek başına bu tür kazalarla karşılaşıyor insan. Kolay değil, yer kazanmak... Bir kaç tane çiçek dikmek için ne uğraşlar veriyoruz. İnsan en ufak bir şey kazanmak uğruna neleri-bilerek veya bilmeyerek-göze alıyor değil mi?

3 Haziran 2009 Çarşamba

ŞOFÖR AKİF

Eski Amirallerden Hilmi Fırat'ın akrabası olduğunu söylerdi.Eh bir bakıma da soyadına bakınca kökeninin nereye dayandığını anlıyordu insan...Avcılığının yanında, uzun havaları da çok güzel bir şekilde seslendirirdi...Safmıydı,yoksa insanı hafife mi alıyordu bilmiyorum.Anlattıkları,hemde ricamız üzerine tekrar tekrar anlattıklarını dinlerken,O'nun gülmeden, büyük bir tevazu içinde
anlatmasıyla gözlerimizde biriken yaşları silerdik...
Ankarada çalışmış bir zamanlar.Hani Ulus-Yenimahalle arasında çalışan Skoda dolmuşları vardı ya,19 mayıs sahasından kalkardı hani,Yolcuların içine sığmak için bir kaç beden küçüldüğü o skoda dolmuşlar,içe doğru eğik tekerlekleriyle çalışır dururlardı...Hani bacakları içe dönük olan kadınlara da o zamanlar bu tekerlek yapısından olsa gerek Skoda Bacaklı derlerdi...
Akifin de durumu ancak Skoda almaya yetmiş,boya gibi diğer işleri sonraya bırakmıştı...Nasıl bırakmasın ki?Boya için istenen para,neredeyse arabaya vereceği kadardı...Ama olmuyordu,içine sinmiyordu Akifin arabasının boyasız olması...Güneşli birgün kendi başına yapmaya karar verdiAkif, boyayı,aldı fırçasını ve de boyasını,arabayı da güneşe çekti....Gerçekten beğenmişti Akif boyayı bitince..Ama kurumuyordu meret bir türlü...İçinden bir sefer yapayım belki rüzgarında etkisiyle yolda kurur fikrine evet dedi ve geçti direksiyon başına...Yenimahalleden çıkınca eski terminale gelen yolu bilirsin hani kömür işletmeleri Genel müdürlüğü binası vardı...Hani canım şimdi üzerinde nereden geldiği belli olmayan martıların uçuştuğu sebze ve balık hal'i var ya? işte o yol. Bir trafik polisinin dur işaretiyle frene bastı Akif.aren tutmuyordu.Bir kaç pompaladı freni,duran kim?Yılların yorgunu arabası 20-25 metre uzakta durabildi...Büyük bir
kızgınlıkla ve hışımla gelen polis bir yandan da yazacağı ceza makbuzunu hazırlıyordu yolda..
Polis hemen makbuzu kaportanın üzerine koyup cezayı yazmaya koyulunca,boyaya yapışan makbuz ve elleri boyaya bulaşan memurun hali ni anlatan Akifi o saatten sonra neler bekliyordu kimbilir?
Arabası,o vefakar dostu,ekmek teknesi ile bir çok anıları vardı Akifin...O stad otelinin önünde yolcu beklerken arabayı ısıtmak için şoför mahalline koyduğu piknik tüp pek ısıtmıyordu ama işe de yarıyordu...Bir gazeteyi açmış dalıp gitmişti...Sıranın kendine geldiğin farkedememişti...Kapının açılmasıyla tüpün bulunduğu yere kendi tabiriyle baboç bir kadın oturuvermiş ve can havliyle dışarı fırlamıştı...
İşte Akif yaşadığı bu tür olayları uzun zaman geçtikten sonra anlattığında kendisi gülmeden ama keyifle anlatırdı...

POST

Veya başka deyişle postu deldirmek.Allaha şükür postu deldirmedim henüz ama delinmiş postlar ilgimi çekti benim...Ağında -Elazığın ilçesi-şoförüm Akif ve Mevlüt benim bu merakım nedeniyle buldukları postları veya tabaklanmamış kürkleri taşıdılar bana hep...Bir kocaman ayı postu getirdiklerinde hayli sevinmiştim.Merhumun ölüş nedenini bilmiyordum ama,kendi ifadelerine göre dişiydi...Bak müdür bey yavrusunu taşırken sırtında hala onun izleri var demişlerdi... Kürkü için avlanan hayvanlar konusunda bilgi sahibi de olmuştum.Örneğin kışın,havaların soğuduğu ve karların ortalığı kapladığı yerlerde avlanmaları gerekirmiş.Zira o dönemde hayvanların postları daha parlak,daha sık ve sağlam olurmuş...Yazın avlanan bir tilkinin postu mat,gevşek ve parazit dolu olurmuş,yani para etmezmiş...bir erkek ceketi için gereken post adedini hatırlamıyorum Ama, 7 kurt postundan bir erkek ceketi çıkarmış...Hakeza 200 sincaptan da bir bayan mantosu...25tane tavşan alırsanız bundan da bir bayan ceketi çıkarmış... Ben bir ara tavşan da yetiştirdim...Telden yapılma özel kafeslerinde...Pazardan defolu yaprakları toplar,çuvalla getirdiğim bu yaprakları verirdim...Tavukçuluk Araştırma istasyonundan aldığım bir gebe Yeni Zelanda tavşanı ile başlamıştım...Gayet iri yapılı bu tür bir batında 12 kadar yavru veriyordu...Kömürlükte olurmu deme ben kömürlükte ilkel şartlar altında yetiştirmeye çalışıyordum...Henüz doğum olmamıştı,ama bir gelişimde yerde kıprıdayan küçük sucuk parçasına benzer pembe şeyleri görünce sevimiştim...Her nasılsa yere düşen yavruları analarının yanına koydum...Yetiştirme konusunda yeterli bilgim falan yoktu....Etlikte veteriner istasyonuydu her halde...Orada tavşan yetiştiren bir adamdan bahsettiklerinde deneyimlerinden yararlanmak için gittim ve buldum adamı...Kördü bu adam ama tavşanları öyle tanıyordu ki sorma...GÖREN ADAMLARIN GÖREMEDİKLERİNİ O ELLERİYLE GÖRÜYORDU..Anlattım benim serüvenimi...Kıskanç olurmuş bu dönemde analar...Birinin elinin kokusu sinse yavruya o yavruya bakmazmış,silermiş defterinden..Netekim eve dönünce yavruların kafesin dışına atıldığını gördüğümde sebebini öğrenmiştim...Ellerimle kafese yerleştirdiğim yavrulara sinen kokumu ana kıskanmış ve atmıştı kafesten... Ben hala pazardan defolu yaprak topluyordum,Çuvalla getirdiğim lahana yapraklarını hızla tüketiyordu...Sonra bir kaç yavrunun büyümesine tanık olmuştum...Kısa sürede kesim ağırlığına ulaşıyorlardı...Ama ben balıktan başka bir hayvanı öldürmemiştim ki...kim kesecekti bunları?Bir yerden de nereden bulaştığıma lanet ediyordum...Tavşan boku derler ya ne kokar ne bulaşır...Halt etmiş onu diyen bal gibi de kokuyor ve ayaklarıma bulaşıyordu... Daireden cesur bir arkadaş kesme vadinde bulundu ve geldi bir gün.Kısa sürede kesilmişler ve postları bir elbise gibi üzerlerinden alınmıştı...Ben dışarıda bir daha mı diyor tövbe üzerine tövbe ediyordum...
Tavşan eti aslında besin değeri yüksek ve yararlı idi ama kediye benzeyen yapısıyla ürkütüyord milleti...Zaten bende,yahnisini yaptığımtavşanlarısofrada kimseye yedirememiştim...Hayvanlar lahana kokuyorlardı...uyguladığım lahana kürü nedeniyle sinen koku yenmesini olanaksız kılıyordu ...
Koyundu dağ keçisiydi,tavşandı,hasılı bulabildiğim tüm postlar üzerinde merakımı giderdim.Çok ufak kafeslerde de Japon Bıldırcını yetiştirdim...Bir gün bunu da anlatırım...Ama gerçek şu ki hayvanlar,neden bilmem ilgi odağım olmuşlardır…

HAYVAN SEVERMİSİN

Aslında severim hayvanları,ama her türlüsünü desem abartmamış olurum. Öyle mahalle aralarında yakaladıkları farenin üzerine gaz dökerek tutuşturup, kaçışını izleyenlerden değilim yani. Veya bir kaplumbağayı sırt üstü çevirip debelenişini görmek zevk vermez bana. Nereye gidersem gideyim bir iki tane hayvan bulurum ilgilenecek. Bir keklik mi olur,bir tavşanmı olur,bir sincap mı olur hasılı ne olursa. Keşke, benim olsaydı diye düşünür,bana vermelerini veya bulmalarını isterdim.
Ağın'da hayli iri sayılabilen bir keklik vardı şoför Akifin. Eğitim merkezinin kapısında serbestce dolaşır yabancıların paçalarından gagalar,sözüm ona bekçilik yapardı nizamiyede. Bir pençesi de yoktu zavallının. Bileği top haline gelmiş vaziyette,aksardı,sekerek giderdi. Meri avını bilirmisin sen? Dişi kekliği Tolik dedikleri özel kafeste götürürler av mahalline. Bir bacağından bağlayıp bırakırlar hayvanı. O da gelen geçene öter,erkek keklikleri davet ederdi sesiyle. Ah bu erkekler,sese kanıp üşüşürler etrafına,kur yapmaya çalışırken saklandığı yerden avcılar da vururlardı zampara keklikleri...
Bir gün okulda kekliği göremeyince Akife sordum nedenini. Ya müdür bey, vurdum ben onu dedi. O kadar emek vedim,besledim,ama ava gidince bir kez ötmedi bile.Bende tüfeği doğrulttum vurdum onu.O günden sonra kapıda kimsenin paçasını gagalayan olmadı bir daha...
Müdür bey seviyordu ya. Herkes ,yakaladığı hayvanı getirir,gözüme bu yolla girmeye çalışırlardı. Bir büyük ceviz ağacının dibinde saatlerce bekleyen Metin sonunda bir sincap yakalamış ve sevinçle getirmişti. Hemen uygun metal bir kafes yapılmış, Ankaraya getirilmişti. Sincap ne yerdi bilirsin. Kuruyemişçilerle sıkı ilişkiye girmiş, eve taşır olmuştum verdiklerini. Bir seferinde bir kaç günlüğüne bakkal Erdoğana bakması için bıraktığım sincabı almaya gittiğimde,Ya abi,bu hayvan var ya bu dükkanda tüm çerezleri bitirdi vallahi. Aç kalmasın diye verdiğim tüm çerezleri yiyişini seyretmek için ne varsa veriyordum, O da iki eliyle tutup bir güzel yiyordu ki. Sonunda farkettim çerezlerin durduğu bölmedeki boşluğu...
Yıllar sonra Muhabbet kuşlarını evde konuk ediyordum...Öyle ya konuşacaktı elbet. Nereye gidersem kafese koyduğum kuşu da beraber götürüyordum.
Balkonda hava da sıcaktı zaten,kafesi tavana asmış dışarıda bırakmıştım kuşu. O akşamda bir iki tek atıp uyuyordum ki, bir gürültüyle dışarı uğradım. Kafese her nasılsa sıçramış bir kedi kuyruğu aşağı sarkmış vaziyette bizim kuşa yakın ilgisini sergiliyordu. Bir an için kalakaldım ama hemen toparladım kendimi. Sarkan kuyruğundan yakalayacağım kediyi bir iki sallayıp fırlatacaktım.Ve de yaptım dediğimi. Kuyruğunu elimde tuttuğum kedi bir hamle edip elime geçirmişti dişlerini. Kanayan elim,kaçan kedi,heyecanı her halinden belli olan kuş. Sabah sağlık ocağında yediğim iğneler bu operasyondan kalan anılardı.

ACUN FİRARDA

Acun firarda, ama babası Ergündüz hala güleç yüzüyle gözlerimde...İstanbul Bölge Müdürlüğünde çalışıyordu o zamanlar.Görev icabı İstanbula gittiğimde sık sık oturur,laflardık...Şivesini bozmadan konuşur ve bu konuşma da anlatımına bir güzellik katardı...Bir trafik kazası sonucu eşi ve kendisini kaybedene kadar sürdü dostluğumuz.Şimdiyse tek taraflı sürmekte...
Ne zaman bir araya gelsek Erzurum olurdu konuşma odağımız...İlk okul son sınıfı orada okurken hafızalarıma işleyen çocuk oyunlarını anlattığımda,hayretle yahu bu bizim bile unuttuğumuz oyunları sen nasılda hatırlıyorsun diyerek hayretini gizliyememişti...Gındıllik(çember) çevirmeden tut da,Holla Çellik(Çelik Çomak) oyununu,Fırfırik(Topaç)çevirmeyi,İtti Bitti(Saklambaç)oyununu şiveleriyle anlattığımda gözlerinden yaş gelene kadar gülmüştü...12 Mart Erzurumun kurtuluş gününde yapılacak toplantıda bunları mutlaka anlatmalısın demişti...
Kendisi de o bozulmamış şivesiyle bir kaç yaşanmış olayı anlattığında ben de yerlere serilmiştim...
Hani bilirmisin,bir çok yerde elinde ucu sivri asa sıyla dolaşan.birinin verdiği asker giysisini madalyalarla süsleyip giyerek ciddi görünüşlü ve görevi yerdeki kağıt parçalarını asasının ucuna saplayıp toplamak olan adamlardan birinin hikayesi'ni anlatmıştı... Orhan ağabey O'nun güvendiği,sevdiği,konuştuğu tek adammış her halde...Yolda karşılaştıklarında hayırdır Orhan ağabey nere gidirsen demiş.Orhan ağabey de heç uşah,anam gile cevabını verince,ne oldı ağabey de ki öğrenem demiş bizimkisi...Anam hestelemiş ona gidirem.Seninki atılmış ben de gelem mi?Orhan ağabey yanıtlamış gel ama sen anamı tanırmisen?He ya demiş bizim kahramanımız.Beraberce eve gidilmiş.Kanıtlaması gereklidir Orhan ağabeyin annesiyle olan tanışıklığı...Eğilmiş hasta yatan kadına ve demiş,Eze geçmiş olsun,beni hatırladınmi?Sağol uşah ama yoh tanımiram.Üstelemiş bir daha,hani eze sizin damda dolaşırçen töktüğüm torpahlara gızardın yaa ardımdan bağırırdın hani eşşeğin pohi tökmeyin torpahları daha yeni lığ(merdane)ladıh.Yoh uşah hatırlamirem sözcüğüyle son bir defa sorusunu yineler,Hani eze(teyze)ketle yapardın,dürüm yapardın hatılamirmisen?Yoh uşah cevabını alır almaz seninki Orhan ağabeye döner ve kızgınlıkla,hadi Orhan ağabey gah gidah bu orospu garı senin anan degil....
Her yeri,konuşmaları aklımda tutmuşumdur,dolaştığım her yerin şahidolduğum olay ve anlatılanlarını beynimdeki arşivime kaldırmışımdır elimde olmadan neden bilmem Ergündüz geldi bu gün aklıma ve hatalı sollamanın nasıl kurbanı olduğu.

ÇADIR SEFASI


Bu günde yığılı eşyaların arasından geçerken,kanıma işlemiş çingeneliğimden nefret ettim.Nasıl etmiyeyimki? Arabaya acıyordum.Sanki canlıymış acı çekecekmiş gibi...Ben bile buraya taşırken kollarım kopuyordu...Ama O?725 KM lik yolu gıkını çıkarmadan gelmişti kaç sefer ve gelecekti de....
Çingenelik dedim de...Annem derdi ,ben istanbuldaki evin bahçesinde çardak falan yaparken,sende çingene soyu var her halde...
Yalan da değil sanki ben çardak, kulübe yapmak için yaratılmışım.Adaya ilk geldiğim günlerde kurduğumuz çadır gelmişti aklıma...Toplam 3 metre karelik minik bir çadırdı bu.Kuranlar bilir gündüzleri içine sıcaktan girilemeyen sadece geceleri o da uyumaya girilebilen bir yerdi...Sulu bahçeden hemen sonra galdiğimiz Ayazmada daha o seneler kebapçıların istilasına uğramamış o sahil şeridinde bir iki tane saz damlı elektriği bile olmayan lokanta-kafe karışımı yerlerden birinin bahçesine kurmuştuk çadırı...Deniz hemen yolun altında,hele geceleri mehtabın ışığı denizin üzerini şıkır şıkır aydınlattığında kıyıda yaktığımız ateş etrafında şaraplarımızı tüketirdik...Halbuki çadırın önünde olsa?Yok efendim illa deniz kıyısında olacak.Sanki hakkında ayet vardı...

Bir kaç gün içinde dost olmuştuk lokanta sahibiyle...Yılmaz dı adı...Iraktan Saddamdan kaçtığını söylüyordu yarım yamalak Türkçesiyle...Bir motorsikleti ve birkaç kedisi vardı...Geceleri kedileri yatağını paylaşıyordu . .Hele bir tanesi kilo sorunu olmayan o kedi laftan da anlıyordu...Yılmaz O'na babaa der demez o da cevaplıyordu vooav diye.
Doğru dürüst tuvalet yoktu...Araziye gidiyor çevreyi olanaklar dahilinde kirletiyorduk...Kıçımızın dikenlerden yaralanması olağan şeyler sınıfına girmişti...
O kadar kaptırmıştık ki bu yaşama...Gemici fenerinin altında akşamları yediğimiz yemekler,denizin dalgalarının sesleri arasında biten yemek ve yataklarımıza çekiliş.Ayrı bir yatak falan da yoktu...Tam tamına çingeneler maşa yapar satarlar,sekiz onu bir yatakta yatarlar derler ya onun gibiydi yatağımız...
Bir gece ne oldu bilmiyorum gecenin ilerleyen saatlerinde kendi sesimle uyandım...Tabii çevremdekilerde.yakalayın,tutun diye bağırıyordum,sesimin çıktığı kadar...Bizim kızın bacağını kavramış,sözüm ona tavşanı kaçırmamağa çalışıyordum...Kahkahalar...kahkahalar...

ÜÇÜ BİR ARADA



Eskiden aldığım bir karar ve kendime verdiğim bir söz dedim muhtara...Sen gel,burada iki tek at; ama, ben güpegündüz seninle oturup eşlik edemem sana...Peki başladık içmeye diyelim,sen gidince ne olacak?Yani sen gittikten sonra ben içki mahmurluğuyla ne yapabilirim yapayalnız?İçkiye devam etsem,anlamsız.Bir iş yapmaya çalışsam başım döner...Sen iyisimi kendi başına otur,iç.Merak etme sofranı da kurarım,ama benden beraber oturmamızı da isteme...İçki içmenin bir zamanı olmalı bence,hani eskilerin vakt-i kerahat dedikleri o saat var ya o gelmeli önce...Hafif gün batmaya yönelmeli,kalan bir iki ışık kırıntısı karanlıkla mücadele etmeli,hele deniz kıyısında ve balık yiyorsan denizi de görebilmelisin.Az önce o denizden bu balıkları ben tuttum ve de karşısında denizin-biraz ...küstahça ama-o balıkları son yolculuğuna uğurluyor olmalısın
Ben sevmem o sabah lçkiye başlayanları,hani çivi çiviyi söker deyip-ya da o bahaneye sığınıp-akşamki mahmurluğunu üzerlerinden atmaya çalışanlar da benim indimde makbul adamlar değildir...Hani içeceksen adam gibi derler ya öyle içmelisin,ağızın.gözlerin kaymamalı,içki seni o sofrada doruğa götürmeli Mütevazı da olsa sofran,ağzındaki rakı acılığını alacak kadar mezen varsa,içkin için eyvah ya biterse endişen yoksa,ve de en güzeli sevdiğin varsa yanında elini onun omuzuna atmış,Rast mırıldanabiliyor veya onun duyabileceği ama coşkulu sesinle şiir okuyorsan,veya duyduğun hüznün esiri olup gözlerin sulanıyorsa...Daha ne olsunki? Allahtan ne isteyebilirsin ki...Hem hüzünü hem sevinci aynı sofrada yaşarsın...Benim sofram öyledir işte...Bir eksiğiyle tabii..Sevdiğinin yanında olması meselesi...Evet mesele,eski deyimiyle mesele,yeni deyimiyle problem veya sorun ama her ne dersen de üzüntü kaynağıdır bu konu. Şöyle düşündüm de pek dört başı mamur bir sofra kuramadım kendi kendime...Mutlaka biri olsa diğeri olmuyordu.Emekli olmadan önce de fotoğraf-slayt çekmeğe gittiğim yerlerde de yakamı bırakmazdı bu şanssızlık...Mesela,Trabzon,Akçaabat yaylalara gitmiştim.Hiç unutmam.Mısır Daneleme makinesinin salytlarını uygun mekanlarda çekecektm.Senaryoyu hazırlamış,makineyi kamyona yükletmiş,köye gelmiştik...Bu kaçıncı mekandı bilmiyorum. Amacım makine, toplanmış
mısırları koçanlarından ayırırken yani çalışırken geri planda da evin ahşap balkonunda mısırlar asılı olacaktı.Ne mümkün? Ya mısırları buluyorum evi bulamıyorun ya evi buluyor,hatta mısırları da buluyor ama ulaşacak yol bulamıyordum.Hasılı üç unsur bir araya gelemiyordu.
Bir de Çanakkalede başıma geldi bu hal...Geri planda deniz,abide,yakın planda da baharın geldiğini gösteren çiçek açmış erik ağaçları olacaktı...Tüm bölge personeli ankaradan görevli gelmiş Arman beyi seyrediyorlardı...İstediğim mekanı bulmuştum...Ama yine bir tek eksiğiyle...çiçek açmış erik ağaçları karenin dışında kalıyorlardı...Bölge müdürü merak etme sen dedi ve yeterince yabani erik ağacını kökleyip karenin içine yerleştirdi...Tüm unsurlar vardı artık.Çevreci(!) müdür aklı sıra iyilik etmişti bana...Yani kısacası ben bu üç unsuru bir araya getiremedim ömür boyu.Mutlaka biri eksik oldu...
Adamın biri ölünce seçimi ona bırakmışlar nereye gidersin diye.Dolaşayım hele bir demiş ve dolaşmış...Tüm ülkelerin cehennemlerini gezmiş...Bakmış işler tıkırında,saat gibi işliyor.Bir Alman cehenneminde bir tencere dolusu bok yeme cezası varsa bu hiç sektirilmiyor,Bir Fransız cehennemindeyse bir tepsi aynı menü yediriliyor.Demişki ben Türk Cehennemini istiyorum.En uygun olanı bu...Nedenini şöyle açıklamış;bir gün tencere bulunuyor,ama bok yok,birgün bok buluyorlar ama tencere yok.Hasılı unsurlar bir araya gelemiyor.Bundan iyisi can sağlığı...
Benzetmelerimi ve kullandığım kelimeleri mazur gör ama aklıma
geliverdi ve kendimi alamadım işte...



















...













YORGO


Demiştim mi bilmiyorum ,ama şu bir gerçek ki yaşamımda tesadüflerin yeri var ...
Bu gün Yorgo'yu anlatacağım.Sakın onu Rum falan zannetmeyin...Bayram esas adı O'nun...Yaz aylarında iskele yakınlarında lokma yapar satar.Sulu olmayan bir gevezeliği vardır.Büyük bez afişin üstündeki Lokmacı Yorgo yazısı uzaktan bile görünür.Akşamları pırıl pırıl yanan ışıkların altındapişirmesini, nereden öğrendiğini bilmediğim lokmaları sıcak sıcak satar isteyenlere...Akşamüstü balığa gelmiştim iskeleye...Beyazlar giymiş bir adam güleç yüzüyle,Ankara'dan mısınız? diye sormuştu.Nereden anladığını sorduğumda,plakadan dedi...Ben de Ankara'danım da...sevinip konuşmayı ilerlettim Bende adaya geldiğim senelerden ve tanıdıklarımdan bahsettim bir solukta...Çoğunu tanıyordu.Sonunda Mete'yi de tanıdığını söyledi.Ankarada pastane çalıştırdığını o sıralar tanıştığını söyledi Mete'yle...Ve hatta benim bekar evine de bir kaç kere geldiğini,evin cebecide olduğunu söyleyince şaşırmak ne kelime?Afalladım...O beni zaten uzaktan tanımış ve sinsice sorular sorararak işletmiş meğer...Hatta dedi kaç kere senin evde oturup içmiştik...pes be birader söylesene şunu önceden dedim...Adada lokma yapıp satıyormuş,satışları etkilesin diye de Yorgo adını kullanıyormuş... Artık her balığa inişimde yanına uğruyor,eskilerden konuşuyorduk...Lokmanın nasıl yapıldığını yakından izliyordum bu arada...O koca derin kapta kızan yağa usturupla koyduğu küçük lokmalartornadan çıkmış gibi yağda dans ediyor,bilahare kepçeyle şerbete atılıyordu...Her akşam el ayak çekilene kadar çalışmanın sonu genelde 200 YTL civarında bir para kalıyordu eline...
En son Yorgo Bayram'ı geçen sene uğurladım adadan...Ertesi yıl yine beraber olma ümidiyle...Ama gelmedi...Hala boş durur tabelasını astığı yer,ben de her seferinde bakarım o boş yere...

ALBAYIM

Adaya gitmeğe hazırlandığım günlerde,arkadaşlar;keşke bende
diye başlarlar ve bulundukları yerden kurtulmaya dair özlemlerini dile
getirirlerdi genellikle...Bende hemen gelmelerini sağlık
verirdim...Nitekim bir keresinde Vural'da bu şekilde konuşmuş,hatta
ablasının kocasının adaya yerleşip,hala yaşamını ailesiyle orada
sürdürdüğünü söyleyip selam yollamıştı albay emeklisi Gülcemal beye...
Günler adada hızla akarken ne yalan söyleyeyim unutmuştum bu
selamı...Öyle ya nereden bulacaktım Albayı?Her an her yerde
karşılaşacağım cinsten biri de değildi...
O gün de nevalemi almış eve dönerken yolda koyu elbiseler
giymiş,göğsünde kabartma bir Atatürk rozeti.başında hasır bir fötr
şapka bir adama rastlamıştım...Arkadan yanaşıp,nereye gttiğini sordum ve
yolumun üzerinde olduğunu öğrenince de arabaya almıştım...Uzun
zamandır Sulubahçe'de bir ev alıp yerleştiğini,emekliliğini burada
çocuklarıyla geçirdiğini söylemişti laf arasında...Ben de Ankaradan
geldiğimi,mesleğimi falan söyleyince Veteriner hekim olduğunu ve
fakültelerimizin aynı bahçede olması nedeniyle karşılaşmış
olabileceğimizi ilave etti...Benden bir kaç dönem eskiydi...Askeri
öğrenci olarak okumuş ve albaylıktan emekli olunca da adayı uygun
görmüştü...Nereden emekli olduğumu sorunca da bana Vuralı tanıyıp
tanımadığımı sormuştu...Tesadüfe bak...Vuralın selam gönderdiği
akrabası arabada,yanımda oturuyordu...
İşte böyle başladı albayla arkadaşlığımız...Koyu bir
Atatürkçüydü...Adalı lar onu bayramlarda görüyorlardı sık
sık.Tören alanlarında kurulan kürsü de bir fırsatını bulup
konuşuyor şiirler okuyordu....Herkesle barışık,kini olmayan biriydi...Evinin bahçesine neler dikmemiştiki?
İskeleye yaz kış yaya gider gelirdi,tanıyanlar arabasına alırdı onu
dönünce evine o üniforma haline gelmiş elbiselerini çıkarır o sevdiği bahçesiyle uğraşırdı...

Biri güzel sanatlar mezunu iki kızı vardıyetişkin.Karısı Filiz hanımda kilolarından ötürü pek dışarı çıkmaz o yarı açık ceza ve tevkif evinde günlerini geçirirdi...
Albayım şairdi de üstelik,Bir keresinde eve geldiğinde
döktürdüğü şiirleri hayranlıkla dinlediğimi hatırlıyorum...
Arabadaki yolculuğumuz süresince konuşmuş,birbirimizi evlerimize
davet etmiştik...Tamam dedi Arman bey Ankey’in orada ineyim
ben...Oradan öteye yürürüm nasıl olsa...Israr etim o da kırmadı.Evine kadar götürdüm albayımı...
Şimdi her adaya gidişimde acaba albayım gelmişimi istanbuldan
diye merak eder dururum,evlerindeyse şayet, uğrar ,bir çaylarını içer laflarım
Vuralın selam göderdiği bu adamla...

ADA TURU

sırasıyla,ilk resim akvaryumda
tuttuğum kefal...Merhum 41 cm...

Ayazma dedikleri,çok revaçta olan
plaj...

Aslında Akvaryum diyorlar ama
gerçek adını hatırlarsam ilave edeceğim...


Bakmayın öyle tenha olduğuna...
Belki sezon sonuydu...Ama bu yat-
ların arasından epey zargana almıştım...



Denize gidelim deyince,hangi denize demiyorlarmı?İfrit oluyorum bu söze...Be birader zaten adadayız,her tarafımız deniz.Ama hak veriyorum sonra...Deniz olmasına deniz dee.Suyunun tuz oranını falan kastetmiyoruz Hangi koy veya nerede denize girilecek?işteokastedilen...İskeledeki,yatların bağlı olduğu deniz amatörlerin olduğu kadar ustalarında balık tuttukları yer mesela.Oturursun adam gibi,atarsın oltayı,üstüne üstlük bir de çay söylersin,kısmetini beklersin işte...-alttaki resim----Kimisi Akvaryum'a gider...Biraz uzaktır ama ince kumlarıyla,kuytu oluşuyla,dibinin berraklığıyla,hem denize girer hemde kefalleri tutarsın burada-alttan ikinci resim-.Ama yok burası kalabalık dersen koy mu yok?Devam edersin yola,Asfalttan kıyıları gözleyerek Ayazma yoluna devam edersin...Burası Adana kebap,ve diğer yemek çeşitlerinin sergilendiği,onlarca lokantanın işgaline uğramış,uzunca sahili olan bir yerdir...Turlar,özel arabalar hep buraya gelir...Nisbeten bakımlıdır ama ortalığa hakim olan koku lokantalardan gelen kokudur... Kumlara serilmiş yüzlerce şezlong ve şemsiyesi,oturur oturmaz tepenizde beliren şezlong parasını tahsile memur adam eğer keyfini kaçırmıyorsa kalırsınız-üstten ikinci resim-.Ama daha ileri giderseniz bu sahilin devamı ağaçlar altında çadır kurmuş çizgili pijamasıyla piknik yapanların tercih ettiği bir sahildir...Denizini bilmem ama deniz dibindeki kumun aniden çökmesi,ayağınızın altında koca bir çukur açılmasına razıysanız mesele yok.Az ileride kooperatif evleri,bakımlı,temiz görünümüyle dikkat çeker...Belki daha ilerisi düşüncesi gelirse aklınıza Baklataş dedikleri yer gelir.Bir apartman büyüklüğündeki üzeri düz fakat kaygan bu yerde balık da tutabilirsiniz.Ama buraya gitmek için bir bilenin mutlaka yardımına ihtiyacınız vardır...
İskeleden başlayan,Jandarmanın oradan geçerek başlattığınız geziye devam etmek isterseniz Ankey'in önünden geçer,benim evi sağa alarak dooğru ormanın içinden Polante fenerine veya rüzgar trübünlerine ulaşırsınız...Burada denize girilmez derler nitekim ben de girmedim ama balık tutulurmuş burada da...Artık yol kıyıdan gitmez buralarda...Kim bilir burası da kıyıdan yola kavuşur günün birinde?Bu deniz uluslar arası denizdir Gelen geçen gemiler hangi rotayı izler bilemem ama plaj falanda yoktur bu sahilde hem.Kayalıktır yani... Uzaktan seyir ile yetinirde yola devam ederseniz yer yer kamışlığın bulunduğu araziden geçer ve bu kez de çanakkaleye nazır bir plaj bulursunuz.Bu kadar ince,avuçlarından hemen kayan kum yalnız buradadır...Denize de girilir...Ama genelde burada deniz dalgalıysa Ayazmadan,Ayazma dalgalıysa buradan denize girilir.Arabayla geldiyseniz gerisingeri döner yola çıkarsınız.Her biri alımlı güzel villaların-yasadaki kılıfına göre göre bağ evlerinin-arasından geçer Emlak Konutun yaptığı o acaip evlerin önünden tekrar iskeleye varırsınız...
Ben her akşamüstü ekmeğimi,azığımı ve de jandarma çeşmesinden suyumu almak için iskeleye gelir,dediğim yerleri dolaşmaya çıkmış arabaları görürüm yolda…Artık turlarını tamamlamış iskelediki lokantalara gidiyorlardır…

ANKEY


...Güneş henüz yükselmemişti...Ama ortalık pırıl pırıl,gök masmaviydi...Kahvaltımı yapmış,bir gün önceden hazırladığım işlere başlamıştım...Baş ucum için komidinimsi bir şey
yapmaya uğraşıyordum.Eski bir-zaten hepsi eskiydi ya-tezgah yapmış birbirine ayakları geçirmeye başlamıştım...Tezgahın hemen altında bir şeyin varlığı beni daldığım işimden alıkoydu...Beyaz renkli,kirli beyaz ama.Sanırım Rotwailer cinsi bir köpekti bu...Yalnız başıma
olmaya ve kendi kendime alışkın olmama,bir tek allahın kuluyla
konuşmadığım için köpeğe merhaba,günaydın,hoşgeldin gibi sözcükleri
sıralamağa başlamıştım...Başını uzatmış köpeğin başını okşuyor bu sabah
heyecanını yaşıyordum...
...Köpek hemen evin ön tarafına yöneldi...Ben de peşinden....Orta yaşın üzerinde,bir Uzaktan birinin köpeğe seslendiğini duydum elinde asa ,ayaklarında botlar saçları beyazdı sanırım bir kadındı bu...Günaydın dedi...Yürüyüşe çıkarım sabahları bazan buradan geçerim.Adının Ankey olduğunu sonradan öğrendiğim bu kadınla o gün başladı dostluğumuz...Bir köpeği daha vardı...Bu günkü yürüyüşte epey uzaklara gitmişti...Ama Ankeyin seslenmesiyle o da geldi ve tanıştım onunlada.

Ankey yıllar önce adaya gelmiş,yerleşmiş,bana pek uzak olmayan
bir yerde zamanında uluslararası bir gençlik ve dil kampı açmış hayli
zorluklarla uğraşarak kendine adada haklı bir yer edinmişti...Herkes
bir yön tarif ederken Ankey'in yerinden nirengi alıyordu..İlerleyen
günlerde yaptığımız konuşmalarımızda eşinin bir zamanlar yoğun olan o
anarşi olaylarında Almanyaya göçtüğünü söylemişti.Adam öğrencilik
yıllarında gittiği bu ülkede Ankey ile evlenmişti...Sonra Türkiyeye
gelmişler ve üniversitede çalışmaya başlamış...Ama dediğim gibi
olaylar onu ve Ankey'i Almanyaya dönmeye mecbur etmişti..Bu arada
Ankey Türk vatandaşlığını seçmiş,Türkiyeyi ve türkçeyi benimsemiş
hatta öyle benimsemiş ki rüyalarını bile türkçe görür olmuştu...Adam
gibi yetiştirdiği iki çocuğu birkaç dil bilen kimlikleriyle öğretim
görevi yapıyorlardı ünüversitelerin birinde...Kocası kalp krizinden Almanyada ölünce O da vatanına,yani Türkiyeye gelip yaşam mücadelesine adada devam etmeye başlamıştı...

Adada dönen entrikaları,kendi üzerine çıkarılan
dedikoduları,yoğun baskıları göğüslemiş bu güne kadar
gelmişti...Kendine has o şivesiyle konuşurken,dişiyle,tırnağıyla
buraya tutunmasını başaran bu kadına hayran olmuştum...Bakımlı
bahçesi,kamp döneminden kalma ufak bungalovları ile anılarını yaşıyor
ve dil öğrenmenin kolaylıkları konusunda bir de kitap yazıyordu...
Ben de sabahları O nun geçeceği saatlerde görünebilecek yerlerde
oluyor,önceden gelen köpeğiyle günaydınlaşıyor,sonradan Sadece
söylediği bir kaç kelimeyi duymak için Ankey'i
bekliyordum...Günaydın,bu gün nasılsınız,neler yapıyorsunuz bu
gün,hadi kolay gelsin gibi sözler söyleniyor sonra onun uzaklaşan
görüntüsünün arkasından bakıyordum...
Ben de aynı şeyleri yaşamıyormuyum?Bu toprağa tutunmak için tek
başıma bende mücadele vermedim mi?Yorgunluğumun mutluluğa dönüştüğünü
yaşamadım mı burada?...V e hala bir mücadelenin içinde değilmiyim?

Bu sene Ankey'in önünden Sulubahçe'ye giderken Satılık yazısını
gördüm bahçe duvarında Ankey'in...











PARAKETE



Arabadan çıkarttığım olta ve yemleri serdim, Parakete'yi hazırlamaya koyuldum, İngiliz siciminden yapılmış paraketemde 40 civarında iğne vardı. Her birine fileto çıkarttığım istavritleri taktım ve sepetine itinayla dizdim. Sandalın kıçına,Livarın yanına sepeti koydum.Sandal da sandal olsa bari yüreğim yanmaz.Boyu 2 metre kadar vardı...Ahşaptı...ufacık kürekleri, dökülmüş boyasıyla bakım istiyordu....Pet şişedeki suyumuda alıp koydum diğer eşyalarımın yanına...Bu sandalın neyini severim biliyormusun?Tek başına suya indirip çıkarmasının kolaylığını...Yoksa şimdi ben kimi bulacaktım bu ıssız sahilde yardım etmesi için?Asıldım var gücümle...Bir iki hamlede denizle kucaklaşmıştı sandal...Deniz öylesine durgundu ki Kumlarda ayaklarımın gömüldüğünü görüyordum. Kürekleri ıskarmozlara takmış artık sandalda yerimi almıştım. Pek uzakta değildi zaten paraketeye bırakacağım yer. Asıldım küreklere. Ucuna bir kurşun bağladığım misina bana iskandil görevinigörüyordu. Yeterince kıyıdan uzaklaştığıma kanaat getirince sepetteki paraketeyi açarak denize bırakmaya başladım. Ucuna bağladığım taş parçası pareketeyi dipte tutacaktı. Ağır ağır ilerliyor, bir yandan da teker teker paraketeyi salıyordum...Aslında bu iki kişinin yapacağı bir şeydi. Birimiz kürekte olacak,diğerimiz paraketeyi salacaktık.Bir süre sonra son istavriti de attım. 5-6 metre boşluk bıraktıktan sonra boş bir pilastik bidonunu ucuna bağlayarak onuda saldım denize. Şamandıra da denizde yerini almıştı. Denize açıldığım yere dönüp vakit geçirecek bir şeyler yapmaya çalışıyor,sahilde geziniyordum.Aslında paraketeyi serdikten sonra ertesi günü toplamaya gidilirdi ama serde acelecilik vardı.Burada vakit öldürecek,bir süre sonra da paraketeyi toplayacaktım paraketeyi...
Kumlara bata çıka yürüyordum...Bazan ayak parmaklarımla ufak taş parçalarını yokluyor,bazan da güzel olanlarını elimle alıp inceliyordum. Ben 7 renkten başkasının adını bilmem bilirmisin?Oysaki bu taşlar adını bilemediğim renklerdeydi...Kimi yamyassı,kimi yumurta gibi yuvarlak,kimi pütürlü bir sürü taş….

Ufukta siyahlıklar belirmeye başlamıştı...Endişelendim hemen...Deniz bozacaktı..Beyaz köpüklerde görünmeye başlayınca vakit doldurmayı bir yana bırakıp sandala koştum yarım saat sonra denizin bu sakinliğinden eser kalmayacaktı. Sandal ağırlaşmıştı sanki. Sabah denize çıkarken uysal olan tekne şimdi inat ediyor gibiydi denize çıkmamak için. Ben se bir an evvel paraketeyi toplama telaşesi içindeydim. Şamandıra bir dalıp bir çıkıyordu suya. Yakaladım boynundan ve çekmeğe başladım. İstavritler görünmüyordu iğnelerin tek tek elime boş gelmesi balıklara ziyafet anlamına geliyordu. Öncü dalgalar,kızgınlığını belli etmeden tekneyi yalıyor hafifçe kaldırıyor sonra usulca indiriyordu tekneyi. Bense sonuna gelmiştim praketenin ve hala boş çekiyordum.Ağırlık diye bağladığım taşa gelmek üzereydim.Ama taş sanki daha da ağırlaşmışmıydı?İki elimle asılmaya başlamıştım. Derken gördüm onu. Kahverenkliydi,benekleri vardı üzerinde,Sanırım bir metre vardı boyu..-gerçi avcılar abartırlar bu boy meselesini ama benim yalan söylemeye ihtiyacım yoktu-Teknenin bordasına kadar gelmişti...Bu hangi cinsiydi bilmiyorum ama resmen bir köpek balığıydı. Korkmadım desem yalan olur ama onu sandala nasıl alacaktım?Kakaç veya kepçem de yoktuki. Bir elimle balığın bağlı olduğu pareketeyi kaldırdım,diğer elimlede hayvanın karnına saplamak istedim bıçağı. Debeleniyor,kurtulmak istiyordu...Bense korkuyla karışık bıçağı rastgele sallıyordum.Evet korktuğum başıma gelmiş yanlışlıkla pareketeyi,o caanım ingiliz sicimini kesmiştim. Deniz,o miskin miskin durduğu şekilden hırçın kimliğine bürünmüştü. Ben bu fındık kabuğunun içinde,paniklemeye ramak kalmış bir şekilde küreklere asılmıştım ki ıskarmoz ipinin de kopmuş olduğunu farkettim.Artık bildiğim duaları unutmuş,bilmediğim duaları okumaya başlamıştım. Allahtan dalgalar beni kıyıya atıyordu ama kime anlatırsın bunu? Denize girdiğim yerin bir hayli uzağına bıraktı dalgalar beni. Tek kürekle uğraşmıştım ama bu beni sadece oyalamıştı o kadar. Sandalı mümkün mertebe çektim.Titriyordum hem de seviniyordum.O hengameden tek parçahalinde kurtulmuştum ya. Tekneden boşalttığım,darmadağın eşyalarımı alıp ayaklarım titriye titriye arabanın bulunduğu yere doğru yürümeye başladım....

BORES








Kısa bir geçmişi var bu 17 adet rüzgar ''gülü''nün.Sanırım 2000 de yapımı bitti.Türkiyenin 3.cü büyük yenilenebilir elektrik enerjisi santralı.20 sene sonrada devlete teslim şartıyla yapılmış. O zamana kadar da M.Arif emirer'inyaptığı masraflar karşılanacak ve artarsa(!)firma karedecek .Ama ne söylersen söyle bitmek bilmiyen,tükenmesi söz konusu olmayan rüzgar enerjisini elektriğe dönüştürüyor ya. O bile kar. 17 tane var bu trübünlerden ve toplam enerjisi 30.000 kişinin elektrik ihtiyacını karşılıyormuş-nasıl hesaplandıysa.
Evden bakardım koca koca traylerlere yüklü kule parçalarının geçişini. Sonra terastan adanın uluslar arası suları tarafı,yani batısında yükselen kuleler görülmeye başlandı. Polante Feneri de deniyor buraya. Eskiden her fenerde olduğu gibi bu fenerde de ışığı kontrol eden görevli varmış.Bu gün ise büyük bir güneş enerjisi paneli otomatik bir biçimde elektriği sağlıyor.Tabii yakından bakınca insan hüzünleniyor. En son sahibi.varsa ailesi,uğraşıları,vaktini nasıl geçirdiği. Ben nedense her gittiğim ören yerinde düşünürüm bunları. Hani biri çıkacakmış gibi sanırım aniden. Hele Pamukkale'de,Leodikya'da beklerdim birinin amfi theatre'de sahneye çıkıp tiradını söyleyeceğini. Hele merakımızı yenemeyip Leodikya'da bir yapının toprağa gömülmüş ve fakat bir deliği bulunan labirent misali koridorlarında sürüne sürüne dolaşıp yanı başındaki dehlizden çıkışımızı unutamam. Merak işte. Zengin olma hayalimiydi yoksa?Bilemiyorum ama dolaşmış-hemde korkmadan-sürüne sürüne dolaşmış yüzlerimiz başta olmak üzere tozlanmayan bir yerimiz kalmamıştı. Yer yer elimize geçen kemik parçaları bile engel olamamıştı bize. Bak nereden nereye geldik?Polante Fenerinden pamukkaleye.Laf lafı açıyor işte...
BORES dedimde açılımını vereyim:Bozcaada Rüzgar Elektrik Santrali demek. Benim eve 600-700 metre uzakta Ne zaman terasa çıksam devasa kanatların muntazam döndüklerini. tek düze döndüklerini görürüm. Hesap meselesi tabii ve her bir kuladen elde edilen enerji birleştirilerek yeraltından denize ve oradan da anadolu yakasına gönderilir deniz altından...Son zamanlarda takviye amacıyla da su, Anadolu yakasından deniz altına döşenmiş borularla getiriliyor.
Bir de batık-batık demeyeyim-karaya vurmuş bir gemi var fenerde. Kıyıya iyice yanaşırsan toprak göçmesi her an olmasına rağmen nedense her gelen bu tekneyi daha yakından görmek içinmidir nedir iyice yanaşıyor. Ama ne yalan diyeyim ben bile tehlikeyi gözardı ederek baktım. Sorduğum kişiler bunun bir yunan şilebi olduğunu söyledi.Kaptanı gemi karaya oturunca terketmiş ve bir daha da dönen falan olmamış...Yüzdürmeye,kurtarmaya bile gelen olmamış. Bir yandan vuran dalgaları,bir yandan kolleksiyon ! meraklısı balıkçıların çabaları gemide epey tahribat yapmış. Hatta ben bile ne yalan diyeyim gidip işe yarar bir şey almayı düşlemedim değil. Öyle ya, denizde bulunan mal bulanındır. Yasa böyle.Sonra duydum açık arttırmayla satılmış bu gemi. Belkide yerinde sökülüp, hurda olarak değerlendirilecektir kimbilir?
Evden birer oyuncak gibi gördüğüm bu kulelerdeki kanatların dönerken çıkarttığı o büyüleyici ses, her gidişimde etkisi altına alır beni.Her seferinde bir daha gelişimde bari içecek bir şeyler getirsemde bu ortamda batan güneşi,biten günü,ama bitmesi olanaksız kanatların o sesini içkimle yudumlasam diyorum. Diyorum da bir türlü nasibolmuyor.
Uzun süren bu rüzgar trübünlerine bakışmamızdan sonra bende bir tane yaptım. Şimdi dönüyor babam dönüyor. Evin aydınlatması bedavaya geliyor. Es ulan diyorum kendi kendime zaten duracağın yok,bari es de fakirin bağrına, aydınlansın ortalık.
Bu arada adada konuşlanmam sürüyordu. Bir adaya daha gelişimde elektrik direklerinin dikilip enerji verildiğini gördüm. 165 metre uzaktaki direğe yer altı kablosunu döşeyecek kanalı açmam sanırım 4 gün sürdü ve sonunda buz dolabına ve rakı için buz a kavuştum….

KULÜBE 2


Gerçi elimdeki makete benzeyen bir kulübe yapmıştım ama. Hayal ettiğim güzellikte değildi sanki. İç duvarları lambri yapacaktım. Bu arada Ayvacıktan bir sürü tahta geldi. O ne güzel ahşaplardı öyle? Ya kokuları? İnsanın içini bayan o, çıra kokusuna ne demeli? Hepsini iç duvarlara büyük bir hazla çaktım.Pencere kasalarım da takılmış ve ben bu arada camcılığı da öğrenmiştim. Nereden aldığımı unuttuğum camları güzelce kesmiş onları da pencerelerime yerleştirmiştim.
Ondülini bilirmisin? Kiremit renklisinden getirmiş onları da çatıya monte etmiştim.Taban da ahşaplardan nasibini almış güzel bir mekanın tabanı olmuştu. Beni asıl mutlu eden şey buraya,bu bağın içine,tabiatın bu kadar içine girmek onlarla birebir yaşamaktı.Nereden bilebilirdim tabiatta fırtınaya dönüşen,durmak bilmeyen rüzgar ve yağmur olduğunu?
O sene, sevine sevine adaya gelmiş ve gemiden inerek kulübeye büyük bir heyecanla varmıştım. Çatı ,komşunun bağında melül ve mahzun duruyordu. O koskoca ve de ağır çatı ne biçim fırtınaya maruz kalmışta buralara kadar uçmuştu? Kalakalmıştım ortalıkta ama pes etmek yoktu. Ertesi gün tek tek söktüğüm ondülinleri yine çatıya monte etmiştim. Yağan yağmur ve içeri akan sular yer yer göllenmişti zeminde. Ahşaptan yaptığım genişçe sedirde serili yatağım pek tahribolmamışa benziyordu. Geriye,pansiyona gidip orada kalmayı yediremedim kendime doğrusu. Uzun süredir kullanmadığım kap kacağı yıkayıp duruladım. Yatağımı da havalandırdım. Artık, ertesi güne hazır sayılırdım.
İnsan bir işe kaptırdı mı kendini unutuyor çevresinide ,olup bitenleri de. Bulutlar,o transit geçen bulutlar bu sefer akıllarına koymuşlardı ada semalarından gitmemeyi. Netekim akşam yıldırımlar düşmeye başladığını,şimşeklerin çaktığını görünce,bir şarkıda olduğu gibi''bir gönlüme,bir hal-i perişanıma baktım''Hayır,kaçsam nereye kaçacaktımBuraya kaçmak içinmi gelmiştim.İyi,güzel günlerde oturacaktım da böyle kötü günlerde mi kaçacaktım buradan?
Giderek artan şimşek ve gök gürültüleri arasında yediğim akşam yemeği. Kulağım hep kirişte,ha düştü,ha düşecek dediğim yıldırım ve bastıran yağmur. Ortalık zifiri karanlığa kesmiş ,gemici fenerinden çıkan cılız ışıkla geceyi geçirmeye çalışıyordım. Derken gözden kaçan açık kalmış yerlerden yağmur suları içeri damlamağa başladı. Şıp ,şıp diye yere düşen damlalar beni giderek çaresizliğe itiyordu. Arabada mı yatsaydım? Dedim,peki ama ya arabanın antenine yıldırım düşerse? Zira en uygun hedefti arabanın anteni. Masamı suyun damlamadığı bir köşeye çekmiş kös kös düşünüyordum. Büyük,geniş naylonları kulübenin içine bir ikinci tavan olarak çaktım .Ama orada da biriken sular bir süre sonra hemde çoğalmış bir şekilde buldukları bir mecradan aşağı iniyorlardı. Artık başka yapacak bir şeyim ve de gücüm kalmadığı için bitap birşekilde uzanmış uyumaya çalışıyordum Üzerime bile düşüyordu damlalar. Bir naylon da üzerime serdim. İnat bu işte. Mevziyi terketmiyor, savaşa devam ediyordum. Hani gök delinmiş derler ya tıpkı onun gibi yağmur boşanıyor, ben de nasibimi alıyordum. Çakan şimşekler zifiri karanlığı deliyor, kulübenin içini ışıltıya boğuyordu. Ben sadece bekliyordum. Uyumak şöyle dursun, kulağım kirişte bekliyordum...

Sanırım 02.00 sıralarındaydı. Bende yürek Selanik, ricat emrini verdim kendi kendime. Dooğru arabaya. Üzerimde eşofmanlar ve de naylon, arabadaydım bir süre sonra. Ama dedim ya düşerse yıldırım arabaya? Kavrulur giderim be. Yavaşça er meydanını terkettim. Yağan yağmur ve gürültü patırtı arasında iskeleye gelmiştim. Dar sokaklardan geçip, uygun bir yerde parkettim ve dışarı çıkmadan sabahı beklemeye başladım. Ne de olsa yerleşim yeriydi,sabahçı kahvesinde Fahrettin amca uyur uyanık halde servis yapıyordu elbet. Ama ben sabahı arabada
ettim. Ortalığın aydınlanmasıyla birlikte, sanki bir komut almışcasına dindi yağmur. Ve ardından doğan güneş. Yeni bir gün başlıyordu...

KULÜBE 1

Ne güzeldir, yeni keresteyle çalışması bilirmisin? Hele burnuna gelen o nefis çam kokusu nasıl etkiler adamı?
Belki garip,belki de komik gelecek ama, ahşap konusuna başlamadan, çivi konusunu anlatayım. Bilirsin alışverişten arta kalan bir yığın madeni para oluşur cebimizde. Koyacak yer bulmak şöyle dursun, cebimizi yırtmasından korkarız . Genelde otobüslere falan vererek harcamaya çalışırız onları. Ben de bir kutuya atıyordum eve gelince, o madeni paraları. İşte ada konusu ve de bir kulübe yapma fikri çıkınca ortaya aklıma çivi parası geldi ve kutuyu doldurup bir sandık çiviyi almayı düşünmüştüm. Nerelere alış veriş için giriyorsam özellikle bozuk para istiyordum, para üstü olarak. Hatta bir gün, otobüs biletçisinden de bozuk isteyince aldığım cevap yerlere yatırdı beni. Meğer adam evlilik parası biriktiriyormuş.
İşte biriken 7-8 bin liraya bir sandık çivi alıp götürmüştüm adaya. Kulübe duvarları her keser vuruşumda daha bir duvara benzemeye başlamıştı. Çevrede çalışan Arabacı İsmail, benim her çekiç vuruşumda güler dururmuş, kendi kendine. Ankara’lı gene çalışıyor diye. Okşaya okşaya tahtaları alıyor itinayla duvarı oluşturuyordum. Sonra üst yani tavanı da bitirdim.Kutu gibi bir şey olmuştu. Yaptığım maketin aynısıydı ortaya çıkan. Eski ve ağır bir de kapı götürmüştüm o zaman kullandığım arabanın üst bagajında. Pencera kasalarım da hazırdı. Senin anlayacağın EV leniyordum. Allahın kırında ama olağanüstü bir manzarada,tabiatın tüm nimetleri gözler önüne serili bir yerde,BENİM diyebileceğim bir yerim oluyordu…
Neler götürmedim ki buradan? O zavallı arabanın ağzı olsada söylese. Hatta çinkodan bir 75 litrelik su deposu bile götürmüştüm. Ağırdı meret. Kulübenin üzerine çıkarıp su doldurayım dedim. Lastik bir hortumla da aşağı indirir,musluktan akıtırım diyordum.
Ağırdı, ama sürükleye sürükleye kulübenin dibine getirdim ve iple bağladım.Aslında yükseklikten korkarım ben ama 2.5 metrelik yüksekliktende korkmam komikti ya neyse. İpi yukarı fırlatmıştım. Bilahere yükarıdan ipe bağladığım depoyu çekmeğe başladım. Ellerime doladığım ip elimi neredeyse kanatacaktı. Var gücümle asılıyordum. Artık son metreye kadar gelmiştim ki, depo bu sefer beni aşağı çekmeye başlamıştı. Yüzükoyun yatmış, yere iyice yapışmıştım ama. Bir ben çekiyordum depoyu, bir depo beni çekiyordu. Sızlayan ellerimin acısını unutmuş; bu mücadeleden başarıyla çıkmaya odaklamıştım kendimi. Hani bıraksam, aşağı beni çekiverse depo,hani ufak da olsa bir yara veya kırık mırık olsa tek başıma ne yapardım bilemiyorum. Tüm bunları düşünerek son bir gayretle depoyu yukarı çektim. Ortalık sessiz,pırıl pırıl ve masmavi gökyüzü ve bir yerde başarım. Gözlerim yaşardı inanırmısın? Rüzgarın bile esmediği, O an, da utanmasam göbek atacaktım. O sessizlik ne etkileyiciydi,içime işleyen bahar güneşi nasıl söyleyeyim? Büyülemişti adeta beni. Diz çöktüm sonra, Allaha dua ettim. Yüksek sesle bağırarak hemde. O anda sanırım, O’nunla baş başaydık. Kulübeye ait resimler bir süre sonra,tamamlayıcı unsur olarak yerlerini alacak sanırım...

NEREDEN AKLINIZA GELDİ



Genelde sık sık sorarlar bana,adaya yerleşme sebebimi.Bu denli sevginin,ada aşkının nereden kaynaklandığı merak konusudur.

İnanırmısınız, haritada yerini göster deseler, zorluk çekeceğim bir yerdi ada. Ankara Şeker Fabrikasında tanışmıştım M ile. Cana yakın,sözü, sohbeti yerinde,espritüel,ne diyeyim kafa dengi biriydi. Gençti. Çalıştığı harita servisinden fırsat buldukça bana gelir, O'nunla köylere giderdik. Gerek şekerdeolsun,gerekse başka kuruluşlarda olsun arkadaşlığımız sürdü. M ile Ankaraya geldiğim zamanlar buluşuyor,Sakarya'da başlayan içki sohbetleri benim bekar evinde devam ediyordu. Sakaryadaki müdavimi olduğumuz Tombiko da bir çok dostlar da edinmiştik. Arka masamızda oturup şarkı söyleyen Osman aga-Yağmurdereli- nin sesi hala kulaklarımdadır...
Ankara dışındaydım artık,gelişlerim seyrelmişti Ankaraya. Sonra yıllar geçti aradan. M de çeşitli işlere girmiş veya çıkmıştı. Banker olmuştu o sıralar modaya uyup. Ve hazin son. M tutuklanmış, bir süreliğine adalet bakanlığının ''misafirhanesinde''konaklamıştı. Evlenmelerinde nikah şahitliğini yaptığım bu çocuğun boşanmasında da ben şahittim. Çocuklarını da severdi M. Ama karısı dayanamamıştı onun yaşamına. Dozunu arttırdığı içki ve başlayan kumar tutkusunun sonuydu bu...
Yıllar sonra M'den aldığım haber sevindirmişti beni. Arman abi, gel, diyordu. Deniz kıyısında bir lokanta açtığını söylüyordu. Bozcaadada...Vefa lı Arman abisi, o haritada bile bulamadığı adaya,sırf hayırlı olsun demek için gitti.
Evet adaya gidişimin nedeni buydu. Açtığı lokantada paçaları sıvayıp işlerine yardım ediyordum. Bulaşıkları, ortalığı süpürmeyi ve mangal yakıp, müşterilere ızgara yapmayı işi haline getirmiştim. Kaldığım süre içinde yük olmak istemiyordum-gerçi misafirdim ama-Akşamları son müşteri de gittikten sonra masaya geçip konuşuyorduk. Önceleri espri,şamata,gırgır şeklindeneşeli başlayan ve süren masa sohbeti M'nin işi ağlamaya vardırmasıyla son buluyordu. Başını göğsüme yaslayarak burnunu çeke çeke evini,çocuklarını anlatıyordu. Kaldığı yerde serili yatağa onu uzatıp kendinden geçene kadar başında duruyordum...Günün iş olmadığı saatlerinde adayı gezdiriyordu bana M. Bayağı beğenmiş ve keşke demeğe başlamıştım. Keşke bir yerim olsa burada sözünü sıkça telaffuz eder olmuştum. Emlakçilikte yapan-domates reçeli imalatının dışında- Simyon götürdü şimdiki aldığım bağa. Bir traktörün de üzerine çıkıp manzarayı seyretmiştim uzun uzun...Adanın yüksekçe ve ortasındaydı burası. Manzaraya hakim derler ya işte öyle bir yerdi. Şimdi her konuştuğum kişi, bu manzarayı güzel bulduğunu söylüyor...
Anlaşmıştık Simyonla. Dönecek ve istediği parayı Alman Markı olarak getirecektim. Apar topar Ankaraya dönüş,paranın temini fazla uzun sürmedi ve sıcağı sıcağına işi bitirmek isteğiyle adaya döndüm.
Yine M'de kalıyor,işlerine yardımı sürdürüyor.akşamları da tabiri caizse avutuyordum M'yi. Gelirken Balıkesire uğramış 2600 liralık maaşımı da cüzdanıma koymuştum. Hazırladığım 4000 mark eşofmanımın içine dikiliydi.
Amma da paraya düşkünsün demeyin.Gerekli olmasa yazmazdım.O gece bir hayli içki tükettik ve ben eve M'den önce gelip uyumuştum.
Sabah. Keşke o sabah olmasaydı. Ceketimdeki cüzdanda o ay aldığım maaşın tamı tamına yarısı yoktu. Bir kaç kez saydım. M berberden dönmüş güler yüzle günaydın diyordu. Söyledim durumu M'ye, oralı olmadı,Hatta Ankaraya beraber dönmekten bahsetti -parası vardı ya-Hatta Çanakkaledeki hamamların güzel olduğunu ve gitmemizi önerdi. Markların yerini sonunda söylemiştim ya hamama gidip iyice KESE olacaktım. Aynı sırada oturup,O kardeşim diye benimsediğim M beni hafifletmiş,adada da nükseden kumar hastalığında ortaya çıkan borçları ödeme yolu olarak benim nakit leri tercih etmişti. -sonradan aynı yatağı paylaştığı kız arkadaşından kolundaki altın zincirin de M tarafından yok edildiğini öğrenmiştim-Yüzüne vuramadım M'nin. Ama giderek artan kumar borçları onun sonu olmuş,adadan kaçmıştı. Kalakalmıştım adada.O gün bu gün bazan bu kötü tesadüfe sevinir,bazan da üzülürüm işte...


M' yi soruyorsanız,annesi öldü,babasıyla beraber oturduğunu
duydum

FİDAN DİKİMİ





Neden bilmem yaşı ilerlemiş olanlar fidan dikme konusunda tereddüt geçirirler. Yoksa bende mi var bu tereddüt? Hadi canım, kimbilir
kaç sene sonra meyve verecek te ben göreceğim? O günlere kadar
yaşayacakmıyım sanki? Gibi menfi düşünceler yalnız benim aklımdan mı geçer bilmiyorum.Ama genelde fidancılara fidanın ne kadar zamanda meyveye yatacağını sorarım hep. Aslında, bu güne dek diktiğim tüm fidanların da meyvesini görmedim ya neyse. Ama, her seferinde bir tenekenin veya naylon torbanın içinde götürdüğüm fidanları büyük bir heyecanla diker,can suyunu verir ve dostluğumu sürdürürüm onlarla...
Adadaki bağevi ve bağın çevresinde 4-5 tane deli zeytin ve bir o kadar da ahlat vardı. Her gelişimde tanıdıklara aşı yapmaları konusunda ricalar eder ama neticede aşıların yapılmadığını üzülerek görürdüm.
Aslında esen rüzgara dayanıklı ağaç varmıydı burada? Çevreye baktığımda tüm ağaçların beden ve dalları hakim rüzgar karşısında eğilmiş vaziyetteydi. İşte tüm bu olumsuzluklara karşın, bağın çevresine fidan dikmeyi iş edinmiş her gelişimde dikeceğim fidanı düşünür olmuştum. Çanakkale'de fidanlık müdürü sınıf arkadaşımdı. Adaya geldiğim bir keresinde uğradım. Ya dedim, ben de bir kaç fidan dikmek istiyorum benim bağa. Kalktık beraberce fidanlığa gittik.Yöreyi,adayı bildiğine inandığım arkadaşım bana bir kaç tane şeftali fidanı verdi. Bendeki sevinci görme...
O upuzun fidanları zor bela yerleştirdim arabaya ve adaya gelince ilk işim fidanları dikmek oldu. O gün bu gündür diktiğim yerde birer asa gibi durur kendileri...Ne bir yaprak ne de bir dal var üzerlerinde...
Arkadaşlarım yani meslekdaşlarım yurdun bir çok yerinde değişik konularda iş yapmaktadır. Nereye yolum düşse uğrar laflarım onlarla. Bu kez Yalova'da daki arkadaşları ziyaret ettiğimde liseden arkadaşım, hemde, bahçe bitkileri bölümünden mezun arkadaşıma fidan tutkumu anlattığımda beni sanırım Orhangazi'deki seralarına götürdü. Elleriyle seçtiği ufak petlerde köklenmiş zeytin fidanlarından 25-30 kadarını arabaya yerleştirdi. Seralarda domatesler hevenkler halinde bir tek domates çekirdeğinden çıkmış devasa domates fideleri, bağlandıkları yerde güç bela ayakta duruyordu.Yeni tohumlardı bunlar. Nitekim bu gün pazarlarda verimi yüksek,dayanıklı ama lezzeti olmayan bu domatesleri görüyoruz....
Arabada zeytin fidanları.bende büyük bir sevinç, adaya geldim.Bir kaç gün içinde çukurları bel kürekle kazmış fidanlarımın yerlerini hazırlamıştım. Sabah da fidanları alıp her birini çukurun başına koymuş dikim törenine hazırlamıştım.Benim elim değil, Fatma anamızın veya Adem
babamızın derken bildiğimi unutmuş bilmediğim duaları okuyordum. İlk fidanı almıştım elime bıçakla torbayı yarmış kaskatı köklü toprağı naylondan kurtarmıştım.Ama dikemedim fidanı .O gün kilomdan ve oluşan göbeğimden nefret ettim.Kendime o kadar kızmıştım ki. Eğilemiyordum kazdığım çukura. Ama, insan bu; yaratıcılığını tanrıdan almış,Yüzü koyun uzandım ben de. Allahtan çamur falan değildi yerler-gerçi olsaydı ne olacaktı- İşte her bir fidanı böylece diktim ben. O kahrolası göbeğime rağmen.

ANEMON DERKEN

Söze hemen girmek bence en doğrusu. Eveleyip gevelemek istemiyorum.Eserlerini sevmeme rağmen Jules Verne de konuya girmeden hayli uzun bir şekilde anlatır da anlatır hazret. Örneğin bir ülkeyse gidilen yer. Al bakalım,bir coğrafya dersi bekliyordur sizi... Bak ben bile hala konuya girmiş değilim. Fragman gösteriyorum sanki...
Yanıma kap kacak almış,ucu sivri olarak da tornavidayı seçmiştim. Yok merak veya endişe edilecek bir şey yoktu. Deniz akvaryumuna canlı mataryel toplayacaktım.Tabi öldürmeden. Bir yerden araba kullanıyor, diğer taraftan da yan gözle bir koy belirlemeğe çalışıyordum. Aşağılarda evvelce gidip gördüğüm bir ufak koya yöneldim. Yol kenarına bıraktığım arabadan aldığım eşyalarımla kıyıya geldim. Giysilerimde arabadaydı. Hani ,ben suya girince hocanın misali onları alacak kimse de yoktu.
Bir elimde tornavida, diğer elimde plastik kap, gözlerim kayaların diplerine yapışmış yaşamını sürdüren Anemon lardaydı.Bordo renkleriyle görünümleri gerçekten güzel olan bu canlılarıdan alabilmem ,elimdeki tornavidayla mümkündü. Kazıyacak,incitmeden kayadan sökecektim o yapıştığı,tutunduğu yerden. Kayalar öyle kaygandı ki. Gerçi derin değildi su, ama keskin bir yere aniden oturmam neticeme hasar verebilirdi. Elimdekileri bırakmama da olanak yoktu,Sadece sağ elimle kayalara tutunuyor bu arada tornavidayı kavrıyordum.Su öyle berrraktı ki Hiç kımıldamadan durduğunda pırıl pırıl sudaki yoğun trafiği seçebiliyordun. Sürü halinde dolaşan minik balıklar en ufak bir hareketinde topluca yön değiştiriyorlar,kaya dibinden uzanan bir şey boşlukta bir süre sallanıyor,sonra hemen içeri çekiliyordu. Küçülmüş taş parçaları denizin dibini mozayık halı gibi bezemişti.Gözlerim Anemonun bulunabileceği yerdeydi ama ben bu büyüleyici ortamdan kopamıyordum bir türlü. Kasıklarıma kadar suya girmiş,bir elim kayada kendimden geçmiş,büyülenmiş bir vaziyetteydim.
Kayadaki elimde bir hareket belirtisi sezdim.Kımıldayan bir şey vardı sanki,Yavaş ,yavaş sarılan bir şeyin varlığı. Şaşkınlık ve korkuyla bağırdım.Ne olarak bağırdığımı hatırlamıyorum ama kesin imdaat falan değildi. Ben sanmıyorum öyle tehlikede bir insanın imdaat diye bağıracağını. Ama ben ne demiştim? Bağırırken hatırlamıyorum. Belki de çığlık atmıştım kim bilir? Elimi
sudan çektim birden ve elime yapışan şeyin de ufak bir ahtapot veya mürekkep balığı olduğunu gördüm. Elim uzun süre kayada hareketsiz durunca kimlik kontrolu yapmaya , veya benimle yakın ilişki kurmaya gelmiş ,meraklı biri olmalıydı. Diğer elimdeki pilastik kap ta yok olmuştu bu arada. Tornavidayı henüz uzaklaşmamış hayvana saplamağa çalışıyordum can havliyle. Az sonra ortalık siyaha kesti birden. Kaçan hayvan kamufle etmeye çalışıyordu kendini ve mürekkebini salıyordu. Ulan aptal adam dedim kendi kendime. Hazır eline sarılmışken kıyıya koşsaydın ya,veya fırlatsaydın onu kıyıya?
Ama o telaşe,korku ve heyecandan bir şey yapamamış,hayvanın arkasından bakakalmıştım. Dizlerim titriyordu hala...Kıyıya yürüdüm ve oracığa çöktüm
hemen…

ALT TARAFI BAĞEVİ



Nasıl da başladım şu ev işine bilmiyorum. Gözlerimi nasıl da karartıp,neye güvenerek başladım? İzahı mümkün değil. Kulübe senin neyine yetmiyordu akıllım. Kim seni tahrik etti? Veya kim girdi aklına? Hatırlamıyorum. Temeli kazmış,demirlerini de kesip bağlamış ve beton dökülmesine hazır hale getirmiştim. Bu ne cesaret demeyin iş başa düşünce bir yerlerden güç alıyor insan. Bu demir kesme bağlama işlerini belki gözümün ucuyla seyretmişimdir. Nereden bilirdim bir gün bunları yapacağımı?Yoksa o zaman daha bir alıcı gözüyle bakardım. Şimdi sınama-yanılma metoduyla yapıyordum bu işleri.
Pazar günüydü. İşçiler gelmiş ,betonu karıp, hazırlamışlar ve dökmüşlerdi. Şaka değil,evim oluyordu.Babamın bir karış toprağa hasret gittiği, sonunda mezarının o toprak olduğu hala gözlerimin önündeydi. Emekliliğine yaklaştığı günlerde eline kağıt kalemi alır ufak karalamalar yapar ve anneme izah ederdi projesini. Annem öyle değildi.O, istanbul'da Feneryolu-Kızıltoprakta eskiden sayıları hayli fazla olan ahşap köşklerden birinin kızıymış. Pul müfettişi Ziya Beyin kızı. Ama kocasıydı işte, ilgilenir ve dinlerdi babamı.
Subasman dedikleri seviyeye kadar beton dökülmüş ,işçiler gitmişlerdi.Nasıl su yetiştirmiştim betona hayret? Taşıma suyla değirmen döndürüyordum. Bu gün de değişen pek birşey yok ya Sık sık sula abi demişlerdi beton yanmasın. Elimde kova içindeki suyu serpiyordum her gün...O gün de elimdeki kovayı betonun üzerine koymuş su serpiyordum. Birden gözgöze geldik.Resmen kirpiydi bu. Dikenlerini dikmiş bana bakıyordu. Ne yalan söyleyeyim ,daha önce hiç kirpi görmemiştim. Elleri,ayakları,başı meydandaydı. Birbirimizi süzüyorduk.''Hişt,hoşt ''dedim umursamadı bile...Elime bir sopa alıp kovalamak da bana yakışmazdı.Biraz su serptim üzerine. Bana mısın demedi. Sanırım ilk defa karşılaşıyordu insan denilen yaratıkla. O güne dek insanların kendisi için ne denli tehlikeli olduğunu öğrenmemişti. Öyle ya? Oraya ilk defa ben evyapıyordum. O güne kadar özgürce kullandığı yerlere ortak çıkıyordum. Ve yürüdü gitti arkasına bakmadan. Bense kimsenin beni, tabiri caizse-iplemediği- bu ortamda bakakaldım ardından...
Hayli sonra yine gördüm kirpiyi...Bu kez 3 kişiydiler. Peş peşe sıralı duruyorlardı. Önde kendisi,ardında biraz küçüğü ve en sonda da minik bir kirpi vardı. O denli gürültü yapmışım ki iş esnasında. Hayvanlar dayanamayıp ürkmüşlerdi ve konvoy halinde uzaklaşıp gitmişlerdi.

Ne tuhaf dedim,birinin mutluluğu için diğeri yerinden yurdundan oluyor?

SARHOŞ EMİN

Adanın kedileri meşhurmuş dediler. Hatta Rengi gül galeride bir de sergi açılmıştı. Ama siz ne derseniz deyin. Bence adanın sarhoşları da vardır. Bir çoklarıyla merhabam oldu. Bazılarıyla dost oldum. Ne de olsa aynı kartviziti kullanıyorduk. İçki içmeyi adet haline getirenler,O'nun bağımlısı olanlar vardı adada.
Sarhoş Emin de bunlardan biriydi. Sessiz,içine kapanık biriydi. Kısık gözleriyle süzer ortalığı,kime baktığı pek belli olmazdı. Hatta konuştuğunu da pek anlayamazdınız. Başında hiç çıkarmadığı kasketiyle işe gider,yatana kadar çıkartmazdı kasketini. Çalışkandı,Gücü kuvveti yerindeydi.Beton işçiliği ağırdır.Bir torba çimento 50 kilo gelir. Emin günde bu torbalardan en az 50 adedinin hakkından gelir,harç karardı. Bütün bu ağır işleri yapacak kuvveti nereden buluyordu bilmem. Yemek yediğini de pek görmedim. O gün kazandığı parayı hemen harcar,ikramı severdi. Parası bitince de bir şişe şarap parasına çalışırdı. Götürü iş alan ustalar Emini çalıştırmayı isterlerdi. Nasıl istemesinler? Emin bir kaç işçiye bedeldi zira...
Emin bende de çalıştı.Ufak tefek yapısıyla beton işini nasıl halledeceğini düşünürken ,Emin soluksuz çalışıyordu.O gün beton dökülüyordu.Çalışanlar arasında pehlivanlık yapmış ve hala da yapan biri vardı.Usta ,Emine pehlivanı göstererek ;güreşebilirmisin bununla dedi ve Emin hemen kapıştı pehlivanla. O başından çıkarmadığı kasketi bir an için düşüvermezmi? Oysaki pehlivanı altına almıştı Emin. Hemen yerinden fırlayan Eminin şapkasını nasıl aldığı ve göz açıp kapayana kadar pehlivanın üzerine,eski pozisyonuna nasıl geçtğini anlayamadık. O kadar güçlü ve çevikti Emin.
Bir akşam arabanın farlarıyla doğruldum yerimden. Emin di gelen. Bir taksi tutmuş elinde içkiler,kasaptan aldığı yiyecekler,yalpalıyarak içeri girdi...Bense çoktan yemeğimi yemiştim. Canı benimle sohbet etmek istemişti. Adada kimse yoktu sanki. Öyle bozulurum ki bu tür baskınlara. Hem ne lüzumu vardı taksi tutup bana kadar gelmesine? Bir geçmişimiz,ortak bir şeyimiz bile yoktu. Peki Emin, dedim nasıl döneceksin geriye?Tembih ettiğini söyledi şoföre.Bak oğlum seni sattılar bunlar. İhale de bana kaldı.Ama ben seni avutamam. Bak getirdiklerini pişireyim sana,içkini de iç,bu arada sohbet-ne biçim sohbetse-ederiz. Arabanın geleceğinden eminsin değilmi? dedim. Benim gözüm saatte,eminin gözü içkideydi. Kaç saat oldu bilmem. Ne gelen vardı ne de bir şey. Giderek artan öfkemi kimden çıkaracaktım? Geceleri trafiğe de alışık değildim ki. Ama gözümü karartıp Emini ilçeye götürmeye karar verdim.Eşofmanımı bile değişmeden hadi Emin bunların geleceği yok seni ben götüreyim dedim ve kapıya yöneldim. Kös kös kalktı yerinden. Bir insan bu kadar pişkin olamazdı .Ama Eminin alınacağı bir şeyde yoktu ki. Hala biraz daha sohbet etseydik diyordu. Sanki önce sohbet etmişiz gibi. Arabada gözlerimi fal taşı gibi açmış,olağan üstü dikkat harcayarak Emini götürüyor,bir yandan da talihime övgüleryağdırıyordum. İskelenin oralarda bir yerde durdum ve hadi Emin dedim. Ne dese beğenirsin? Abi bir şişe şarap parası verirmisin?


İşte böyle bu da sarhoş Emin. Şimdi duydumki iki kişi kafaları çekip birini, dövmüşler adada. Sonrada kaçmışlar adadan. Ama sanıyorum ki Emin gene dönecek adaya...

DEVŞİRME KÖPEK

Dışarıda rüzgarla karışık bir yağmur yağıyordu ki sorma. İnsan sıcak bir yere girince değerini daha güzel anlıyor. Bir ses duyar gibi oldum. Kapıyı mı zorluyordu yoksa birisi? Tüylerim diken diken olmuştu korkuyla karışık kapıyı açtım. Gecenin ilerleyen bu saatinde. Bir araba sesi de yoktu. Yerde beyaz- kahve renkli ,uzun tüylü bir köpek duruyordu .Gel içeri dememle daldı hemen.-laftan anladığına göre yabani değildi-Sobanın yanına eski bir takım şeyleri serdim ve yatırdım oraya. Sabaha kadar orada kalıp kendine gelmişti. Tedarikli de değildim. O'na verebileceğim yemek de yoktu. Memet ağanın getirdiği keçi sütüne ekmek doğradım. Nazlanmadan yedi zavallı. Kurumuş,gözleriyle beni takibederek izler olmuştu.
Artık evin kadrolu bir personeli vardı Aslında, ben de düşünmüyordum değil bir köpeğim olmasını. Ama ben olmadığım zamanlarda kim bakacaktı hayvana? Aklımın orada kalması,huzursuz olmam gelince aklıma vazgeçmiştim. Peki şimdi ne olacaktı?Herşeyden evvel sahibi kimdi bu köpeğin? O'nu başı boş bırakan köpeği merak ediyordum. Yat'tan kalk'tan gel'den'gitten anlayan bir köpek,eğitimli bir köpekti. Üstelik yakın zaman önce yitirdiğim can dostum köpeğimden sonra oluşan boşluk için güzel bir fırsattı ama. Tanıdık tanımadık bir çok kişilere sordum durdum sahibini. Kimisi hatırlıyor ,kimisi de bilmediğini söylüyordu.Evin bahçesinde beni bekler olmuş,arabayı görür görmez eve kadar beraber koşmaya başlamıştı. Artık kasaptan kemikleri alıyor nafakasını çıkarıyordum onun. Ben de keyif alıyordum bundan desem? Evde insanın kendini bekleyen birinin olduğunu bilmesi ne kadar güzel bir duygudur?
O da evi ve beni benimsemiş,hatta havlar olmuştu.Oysa geldiğimde havlamayı bile unutmuştu,sanırım köpek olduğunuda. Birisi yaklaşsa yanına, kaçmıyor,kendini savunmaya bile gerek görmeden sırt üstü yatıyordu. Öylesine itilmiş kakılmış ve ürkmüş bir hali vardı ki o zamanlar. Artık köpek olduğunu hatırlamaya başlamış,eve yaklaşanlara havlar olmuştu. Kasap artık bana kemik ayırıyor,fırıncı da bayat ekmeği saklıyordu bana. Eve dönerken çok uzaktan arabayı görüp yanıma kadar geliyor, içeri binmeksizin yanımda eve kadar koşuyordu.
O gün de defolu kemiklerle beraber eve dönerken köpeği aramıştı gözlerim.Yoktu. Eve kadar zor bela gittim. Yoktu ortalıkta. Yemek kabı ve su kabı duruyordu olduğu gibi. İlerideki çalıların içine fırlattım hışımla kemikleri.. Yemek kabını ve su kabını kaldırdım
gözlerim görmesin diye.
Epey zaman geçmişti ve ben günlük işleri sürdürüyordum.Tıpkı Muharrem ustanın kayboluşu gibi. Aklımda olmasına karşın işlere devam ediyordum. Yine kulübede ahşaplarla oynarken açık kapıdan içeri süzülen köpeği görmek nasıl şaşırtmış ve sevindirmişti beni bilemezsin. Hasret giderdik tabii. Onu bağlamak aklımdan bile geçmemişti. Ama öğrendiğim tek şey vardı.Bu köpek istediği anda özgürlüğü seçebilir ve kaybolabilir ortadan. Sonra günlerden bir gün, çıkıverirdi ortaya O ki bir kere bırakılmıştı doğaya.O da ara sıra hasret gidermeye, dost saydıklarının yanına gelebilirdi. Nitekim bir daha kaybolduğunda, geleceğine dair ümidimi yitirmememe rağmen gelmedi. Yemek kabı ve su kabı hala boş. O'nu bekliyor. Resmini bulursam paylaşırım sizlerle söz...

MUHARREM USTA 1

Söylemişmiydim bilmem? 1993 de emekli-bu lafı da sevmiyorum ya neyse-olduktan sonra, garip bir tesadüf eseri adaya geldim. Nasıl adayı bulduğum,nasıl gelip adada konuşlandığımı anlatmak epey uzun sürecek. İyisimi adada edindiğim dostlardan onların öykülerinden veya onlarla yaşadıklarımdan bahsedeyim...
Muharremdi adı...Bayramiç'in yakın köylerinden Örenli'dendi. Zamanında Muharrem usta orman idaresine müteahhitlik yaparmış. Kaz dağlarında yaptığı menfezlerin hala ayakta durduğunu söylerdi. Yaptığı yolların hala kullanıldığını, hasılı çok emek verdiğini söylerdi. Sonra kötü giden işler,talihin dönmesi veya ne bileyim, ortaya çıkan aksilikler ve işinin yanında traktörlerinin ve daha bir çok şeyinin yok olması sonunda adı Muharrem Ağa'dan Muharrem Ustaya terfi etmişti.
Bir duvar yapımında çalışıyordu. Ben de yana döne işten anlayan birini arıyordum. Benim inşaata getirdiğim işçilerden biri söylemiş,O'ndan bahsetmişti. Kısa sürede işe başladı Muharrem. Eli de çabuktu. Günde 400 tuğlaya bana mısın demiyordu.Projeleri okuyor,gerekenleri yapıyordu.Kısa sürede duvarlar yükselmiş ev güzel bir görünüm kazanır olmuştu.Yemeklerimizi beraber yiyor,akşamı şarap eşliğinde beraber geçiriyorduk.
Aslında ben ev yapmaya,inşaat işine soyunmaya hazırlıklı değildim.Param yoktu kısacası. Güç bela 12 metre karelik bir kulübe yapmış,içini de lambiri döşeyerek, oturulur hale getirmiştim. Ama oldu bir kere. Önce açık mutfağı, şöminenin bulunduğu salonu bitirdik. Bende sıvaydı, su tesisatıydı, elektrik tesisatıydı, ne varsa yapmıştım.Yerleri kalebodur kaplamıştım hatta. Oysaki, saydığım bu işleri yapma deneyimim bile yoktu...
Sanırım 2 veya 3.cü seneydi. Her yıl Muharreme bir şeyler yaptırıyor, inşaatı şekillendirmeye çalışıyordum. Patron dedi-benden de ne patron olur ya-bir iş var acele bitmesi lazım,senin işe biraz ara versek? Oğlanın,Levent'in düğününü yapacağım da yeni işten alacağım parayı da düğün masraflarına harcamak istiyorum. Ne demek Muharrem? işine bak ,dedim ve benim işim için ayırdığım 100 milyon lirayı uzattım.Bunu da, düğünde kullanırsın dedim. Allah allah işe bak, işini yaptığım kişilerden para alamıyorum sen ise işini yapmadığım halde bana para veriyorsun dedi. Düğüne de muhtarla beni davet etti...
Düğün günü arabaya atladığımız gibi karşıya geçtik. Hediyemizi de almıştık muhtarla .Örenli köyünde keşkekler kaynıyor,masalar sokağa diziliyor,bir koşuşturmadır gidiyordu. Muharrem ustanın evinin bahçesine aldılar bizi. Sanırım, adım çok geçmişti ki, epey yakınlık gördüm ailesinden. Muharrem usta yoktu.Sonradan, gelmeye de niyetinin olmadığını öğrendim. Muharrem usta kaçmıştı. Nedenini kimse açıklamıyordu. O akşam klarinette Alaettinden güzel parçalar dinleyip yöresel oyunları izledikse de, aklımız Muharrem Ustadaydı. Uzun masaların en hatırlı kişilerine verilen yerlerinde oturmuş,en güzel mezeleri yemiş ve içmişken pek keyif aldığımız söylenemezdi. Gecenin ilerleyen bir yerinde tüm ısrarlara rağmen kalmadık. İyi dileklerimizi ve takımızı ilettikten sonra Bayramiçteydik muhtarla. Gergin olmamıza ve o kadar içki içmemize rağmen Bayramiç sokaklarında dolaşıyorduk. Az ileride bir sokakta yine bir düğün masası kurulmuştu. Kim dürttü bizi?Kim davet etti demeğe kalmadan masadaki yerimizi almış koyulaşan sohbetin içinde bulmuştuk kendimizi. Artık yola koyulalım muhtar dedim. Ama nereye gidecektik? Kayınvaldemgile dedi o da. Saçaklı köyünde oturur,yakındır hadi gidelim dedi. Ben uzun zaman oldu, tövbe etmiştim alkol aldıktan sonra araba kullanmayacağıma dair. Ne zaman düşünsem alnımdaki 19 dikiş yeri sızlar dururdu. Muhtara da ses çıkaramadım.
Nerelerden geçtik,hangi köylereden geçtik bilmiyorum. Aklıma arabayı bir kenara çekip uyumaktan başka bir şey gelmiyordu. Uzakta görünen ışığa doğru yol aldık. Muhtar kendini tanıttı. Saçaklıyı sordu. Adam hatırladı bizi. en son uğradığımız masadaymışız. Sonra, yolu tarif etti. Bir süre sonra geldiğimiz köyde,camınin bulunduğu alanda bir motorsiklete binmeye çalışan iki kişi gördük. Birinin tuttuğu motora diğer taraftan biri binmeğe çabalıyor fakat sırayla düşüyorlardı yere. Anlaşılan bunlarda sık düşen sarhoş cinsindendiler. Muhtar onlara yöneldi ve Saçaklıyı sordu.Adamları bir gülme tutmazmı? Ya abi burası Saçaklı...
.
Ertesi günü adaya dönmüştük. Muhtar, gitti senin yüz kaat, baksana Muharrem kayıp. Birkaç gün geçmişti aradan ben arkadaki atelye haline getirdiğim kulübede çalışıyordum ki kan ter içinde kalmış Muharrem usta girdi içeri. 5 km yol yürümüştü. Hava da sıcaktı üstelik.Ne paranın hesabını sormak geldi aklıma ne de kızgınlığım. Otur, dedim. Ama anlatmak istiyorsan hadi başla, dinliyorum. Arman bey, zaten ben de onun için geldim. Sana olan borcumu ödemeye geldim dedi. Bırak şimdi, onu da, söyle neden düğünde bizi çağırdığın halde yoktun? Anlattı zavallı:Düğünden bir gün önce tartışmışlar evde ve oğlu öyle bir tokat atmış ki Muharreme. Yani Arman bey, öldürecektim Leventi. Hiç bir şeyde gözüm yoktu,ya da kendimi öldürecektim. Ama kaçmaya gücüm yetti ancak. Uzaktan sizleri de görüyordum. Ama yapamadım,çıkamadım ortaya. Bir süre sonra, sırf sana olan borcumu ödemek için geldim buraya ve bu nedenle öldüremedim kendimi. Bu sözler gerçekten beni sarsmıştı. Demek Muharrem ustanın kalbinde benim yerim oluşmuştu. Böyle vefa örneğini kimseden görmemiştim. Ve böyle bir dostumun olması onurlandırmıştı beni…

MUHARREM USTA 2

Zaten bitmişti Muharrem usta. Bende kaldığı zamanlarda -işim olmadığı halde, O'nu çalıştığı yere kadar götürüyor. Akşamları da eve getiriyordum. Hatta bazan işe falan gitmiyor, şarap mesaisine başlıyordu sabahtan. Uzakları da seçemiyordu artık. Bir zamanların Kaz Dağlarının keskin avcısının gözlerinden biri %35 görebiliyordu, diğeri ise zor bela seçebiliyordu. Yakalandığı öksürük krizini atlatır, atlatmaz hemen kendi sardığı o sert sigaraya sarılıyordu. Bazan tuvalet dönüşleri gecikiyor, sanırım idrarından kan geliyordu.
Bende kalmadığı zamanlarda sığındığı yere gittim bir gün. 5-6 yatağın serildiği bir seki vardı. Tuvalet ve pencereye rastlamamıştım içeride. Bir piknik tüpünün üzerine koyduğu tencereye domates,biber doğruyordu. Sanırım menemen yapacaktı. Masa olarak kullandığı bir tahta kasanın üzerine kağıt sermiş,tabağının yanına da bardağını hazır etmişti. Öksürükten fırsat buldukça konuşuyordu. Bana da bardak koymak istedi masaya. Poşetteki sarılı iki şişe şarabına ortak olduğum takdirde ,şarabının tükenmesi halinde belkide yenisini alacak parası yoktu. Hem kimbilir bu şaraplarıda veresiye almıştı zahir. Afiyet olsun dedim.O avans olarak aldığı bir koca yudumdan sonra kızarmış mavi gözlerini kapıya dikti. Kapı aralık olmasa göremeyecektim hiç bir şeyi. Bakışlarım araştırırken etrafı,tavandaki açıklıktan gökyüzünün göründüğünün farkına vardım. Sormama fırsat vermeden, Şimdi gerekli değil kapatmak,yağmur falan da yok,uyurken yıldızları seyrediyorum işte...
Oradan kaçmak,uzaklaşmak için dayanılmaz bir istek duydum. Gerçekten adada yaptığı her işte hayranlık duyguları uyandıran,adeta sanat eseri gibi yapıları ortaya koyan Muharrem usta nın bu tür yaşama boyun eğmesi ve kabullenişi içimi burkmuştu. Çaresiz oradan ayrılmış, ben de evde tek başıma O'nu düşünüp,ona çözümler arayarak bir kaç şişe şarabı içmiştim...
En son nüfus sayımının yapılacağı günden bir gün evvel Arman bey, dedi, Muharrem usta.Yarın dışarı çıkmak yasakmış, Sende kalayım da yapılacak biraz işin varsa yapayım. Sen malzemeyi hazır et emi?Dedi. Bak Muharrem param yok benim,sadece boğazıma yetiyor aldığım, ona göre
dedim Ya, senden para isteyen mi var. Al gel malzemeyi.Sana bir şömine
yapacaktık zaten dedi...
Ertesi gün o usta ben çırak başladık şömineye. Akşam nüfus sayımı bittiğinde biz şöminede tavuk ızgara yapıyorduk...

Bonkördü,O gün bana borcunu ödemek için geldiği günden beri fosseptik çukurunun yapımından tut da bahçe kapısının babalarının yapımına üst terastaki barbekünün yapımına kadar bir çok şeyi para almadan yapmıştı. Neydi yakınlaştıran bizi bilmiyorum,ama adada Sarhoş Usta olarak tanınan bu adamı gerçekten benimsemiştim. Son zamanlarda iş alamaz olmasına rağmen onunla bir araya gelip eskileri yadeder olmuştuk.
İki senedir gelmiyor adaya Muharrem usta.Ara sıra telefon ediyorum.Şimdi o da kesik. 5-6 tane keçi almış. Kaz dağlarının Örenli'ye bakan yamaçlarında otlatıyormuş onları. Bir gitsem dedim,bir ağaca sırtını dayamış, keçilerini otlatırken bir görsem,yanına çöküp hemen getirdiğim
şarabı açıp içsek? İşte, şimdi buruk bir arzu olarak beliren ve tomurcuklanan isteğimi gerçekleştirebilsem?






İşte Muharem Ustaya dair bildiklerim bu kadar...Adada Ada'nın
kedileri diye sergi açılmıştı bir gün, resim sergisi.Oysa Ada'nın
sarhoşları da vardı sergisi açılacak..

MEMET AĞA



Adada isimleri Mehmet, Ahmet olan o kadar kişi varki. Hepsi de lakaplarıyla tanınıyor. Mesela, benim bu bağ komşumun adı da Memet ama Saraya'lı Memet ağa derseniz onu tanırlar. Ya da şu benim muhtar Memet. Onu da Fıstıkçı Memet olarak biliyorlar,Ya Kırcalı Memet?Hani şu kız kaçıran?
Hasılı bildiğim tüm Memetlerin bir de lakabı var. Haa bir de,bitişikteki bağını satan komşum vardı o istisnayı bozmuştu. Arabacı İsmail'di o. Neyse, bir ara anlatırım onlarında öykülerini.
Sarayalı Memet ağa 70-80 yaşlarında bir adamdır. 500-600 metre uzakta bir damı vardır. Son senelere kadar, birkaç inek ve Hafflinger cinsi bir de atı vardı. Ama, körolası yaşlılık. Sattırdı onları. Şimdi bir kaç keçiye bakıyor. Her gün ilçeden gelip keçilerin sütlerini sağıyor, bağlarıyla ilgili işlerini devam ettiriyor,ara sıra da bana geliyor ve laflıyoruz. Adanın her yerini karış karış bilir Memet ağa, adıyla sanıyla bilir. Nerelerde tavşan vardır,nerelerde keklik,nerelerde bol balık. Hepsini bilir Memet ağa. Rumların sayılarının azalmasından önce Memet ağanın hayli Rum dostu varmış.Hatta ara sıra kafayı bulduğunda söylediği rumca şarkılar onlarla ne sıklıkta dostluk ettiğinin belirtisidir.
Bazan bir iki taze soğanla,bazan bir pet şişeye sağdığı keçi sütüyle veya bazan bir parça karısının yaptığı keçi peyniriyle gelir.Bazan da Hafize hanımın yaptığı içi yöresel otlarla dolu börekle gelir.Hadi Arman bey, ''yi''der. Bazan muhtarında geldiği zamanı kollar gelmek için Memet ağa,muhtarın arabasında fabrikadan getirdiği şarap var ya? İki bardak yeterlidir Memet ağaya.Yanakları pembeleşiverir hemen. Tekerlemeler,Rumca şarkılar, çocukluğunda çıktığı müsamerelerde söylediği şarkıları başlar söylemeye. Kulakları ağır işitir ama o bundan şikayetçi değildir. Hatta saatinin olmayışı da, onun için bir eksiklik değildir. Senin benim bileğimizdeki saatten daha dakiktir.
Bazan masada Memet ağanın yanaklarının pembeleştiği anlarda muhtar; anlatsana Sarayalı, hani seni götüren hatunlar vardı ya? İyice al basar Memet ağanın yüzünü ama anlatırdı sıkılarak. O iki kadının dolaşırken yol sorduklarını,yardımcı olmasını istediklerini, ahbaplıklarının nasıl geliştiğini, başlardı anlatmaya. Muhtar bilmem kaçıncı kez dinlediği bu macerayı bıkmadan bir kere daha dinlerdi. Gülerek devam ederdi Memet ağa, bir bardak şarabın hatırına...Artık Memet ağanın oradan kadınlar sık geçer olmuşlar ve ahbaplığı ilerletmişler. İşte o günlerden birinde çadırlarına davet etmişler Memet ağayı. Yardım edecek sanmış bizimkide ama çadıra vardıklarında yardım edilecek bir şey görememiş. İkram edilen bir kadeh içkiyi de içince Memet ağanın dili çözülmüş başlamış rumca şarkılara...
Samimiyet ilerlemiş iyice, ve sonuç malum. Çadırın bir odasında Memet ağa hatunların mutluluğuna katkıda bulunurmuş sırayla. O, tüm günü açık havada çalışan, kuvvetli yapısıyla değme işleri anında yapan Memet ağa uzun süre çadırda misafir olmuş. Bazan kendisi gitmiş hal hatır! sormaya bazan kendisini çağırmışlar, O' nun hatırını( ! )sormaya. Sonuna gelince konuşmanın,derin bir iç çekerdi Memet ağa.
Adadan dönerken tembih etmiştim. Bir ahlat vardı bir de kocakarı yemişi.Ahlatı, armut la kocakarı yemişini de muşmulayla aşılayacaktı. Bir telefon etsem?Ama kulağı duymazki, Dur bakalım belki Hafize teyze duyar..

2 Haziran 2009 Salı

MAYMUN İŞTAHLI OLMAK

Ne yazık ki, çoğumuzda var bu özellik...Bir şeye başlayıpta gerisini getirememek. Yarım bıraktığınız bir şeyi uzun bir süre sonra,sefil ve perişen bir vaziyette görmek içini sızlatır adamın. Benim de bu blogta yarım kalmış Bozcaada serüvenimi görünce içim sızladı.
Bu küçük notu araya koydum.Umarım sürer yazılarım...

4 Ocak 2009 Pazar

RÜZGARLA İÇ İÇE OLMAK

1993 yılında ayak bastım Bozcaada'ya...Dalgaların kıyıya her vuruşunda
oradaki bir kaya parçasına tutunmak gibi bir uğraşı verdim sanki bu güne dek.Hala da yerleşmek ve kök salmak adına ne varsa yapıyorum.Önce bir kulübe ile başladı her şey karıncalar misali her gelişimde taşıdım durdum.Sanki Robenson gibi önce başımı sokacak bir yer yapmaya başladım.Rüzgarla o zaman tanıştım...o durmak bilmeyen rüzgardan yılar gibi oldum.Ama giderek o bana,ben ona alıştım.Son haftalara kadar ondan yararlandım bile...Elektrik enerjim artık ondan geliyor...O bitmeyen nefesiyle bana aydınlık veriyor.2006 yılında yazdığım bu satırlara ekleyecek çok şey gerçekleştirdim...

Ama kısaca satırlara dökeyim yaşam hikayemi önce...

1943 yılında Çanakkale'nin Kepez köyünde,damı sazdan yapılma,zemini ve duvarları özel kil ile sıvanmış bir evde doğmuşum...Şimdi Kepez artık şehirle birleşmiş büyük bir yerleşim merkezi olmuş-her önünden geçişimde gözlerim ilişir,bir tanıdık çıkacakmışda görecekmişim gibi içim bir tuhaf olur-

Yaşam hikayem,asker bir babanın çocuğu olmam nedeniyle bir çok şehirlerde geçti...Bu da bende belli bir yere ait olmadığımdanmıdır nedir memleketimi sadece özlemekle kaldım...Hele bayramlarda memleketlerine dönen arkadaşlarımı gördüğümde mahzunluğum bir kat daha artardı...Şimdi artık Türkiyede nereye baksam,kiminle karşılaşsam bir tanıdık veya bildik çıkabiliyor.Ama bu benim esas memleketimi,başka bir deyişle baba ocağını özlememe engel olmuyor...

Sanırım bu yazdıklarım yaşam hikayemin pekte kısa olmayacağını gösteriyor...

İyisi mi zaman içinde yavaş yavaş anlatmalıyım.Aksi halde okurları bıktırmış olabilirim...

Ocak 2009