3 Haziran 2009 Çarşamba

KULÜBE 2


Gerçi elimdeki makete benzeyen bir kulübe yapmıştım ama. Hayal ettiğim güzellikte değildi sanki. İç duvarları lambri yapacaktım. Bu arada Ayvacıktan bir sürü tahta geldi. O ne güzel ahşaplardı öyle? Ya kokuları? İnsanın içini bayan o, çıra kokusuna ne demeli? Hepsini iç duvarlara büyük bir hazla çaktım.Pencere kasalarım da takılmış ve ben bu arada camcılığı da öğrenmiştim. Nereden aldığımı unuttuğum camları güzelce kesmiş onları da pencerelerime yerleştirmiştim.
Ondülini bilirmisin? Kiremit renklisinden getirmiş onları da çatıya monte etmiştim.Taban da ahşaplardan nasibini almış güzel bir mekanın tabanı olmuştu. Beni asıl mutlu eden şey buraya,bu bağın içine,tabiatın bu kadar içine girmek onlarla birebir yaşamaktı.Nereden bilebilirdim tabiatta fırtınaya dönüşen,durmak bilmeyen rüzgar ve yağmur olduğunu?
O sene, sevine sevine adaya gelmiş ve gemiden inerek kulübeye büyük bir heyecanla varmıştım. Çatı ,komşunun bağında melül ve mahzun duruyordu. O koskoca ve de ağır çatı ne biçim fırtınaya maruz kalmışta buralara kadar uçmuştu? Kalakalmıştım ortalıkta ama pes etmek yoktu. Ertesi gün tek tek söktüğüm ondülinleri yine çatıya monte etmiştim. Yağan yağmur ve içeri akan sular yer yer göllenmişti zeminde. Ahşaptan yaptığım genişçe sedirde serili yatağım pek tahribolmamışa benziyordu. Geriye,pansiyona gidip orada kalmayı yediremedim kendime doğrusu. Uzun süredir kullanmadığım kap kacağı yıkayıp duruladım. Yatağımı da havalandırdım. Artık, ertesi güne hazır sayılırdım.
İnsan bir işe kaptırdı mı kendini unutuyor çevresinide ,olup bitenleri de. Bulutlar,o transit geçen bulutlar bu sefer akıllarına koymuşlardı ada semalarından gitmemeyi. Netekim akşam yıldırımlar düşmeye başladığını,şimşeklerin çaktığını görünce,bir şarkıda olduğu gibi''bir gönlüme,bir hal-i perişanıma baktım''Hayır,kaçsam nereye kaçacaktımBuraya kaçmak içinmi gelmiştim.İyi,güzel günlerde oturacaktım da böyle kötü günlerde mi kaçacaktım buradan?
Giderek artan şimşek ve gök gürültüleri arasında yediğim akşam yemeği. Kulağım hep kirişte,ha düştü,ha düşecek dediğim yıldırım ve bastıran yağmur. Ortalık zifiri karanlığa kesmiş ,gemici fenerinden çıkan cılız ışıkla geceyi geçirmeye çalışıyordım. Derken gözden kaçan açık kalmış yerlerden yağmur suları içeri damlamağa başladı. Şıp ,şıp diye yere düşen damlalar beni giderek çaresizliğe itiyordu. Arabada mı yatsaydım? Dedim,peki ama ya arabanın antenine yıldırım düşerse? Zira en uygun hedefti arabanın anteni. Masamı suyun damlamadığı bir köşeye çekmiş kös kös düşünüyordum. Büyük,geniş naylonları kulübenin içine bir ikinci tavan olarak çaktım .Ama orada da biriken sular bir süre sonra hemde çoğalmış bir şekilde buldukları bir mecradan aşağı iniyorlardı. Artık başka yapacak bir şeyim ve de gücüm kalmadığı için bitap birşekilde uzanmış uyumaya çalışıyordum Üzerime bile düşüyordu damlalar. Bir naylon da üzerime serdim. İnat bu işte. Mevziyi terketmiyor, savaşa devam ediyordum. Hani gök delinmiş derler ya tıpkı onun gibi yağmur boşanıyor, ben de nasibimi alıyordum. Çakan şimşekler zifiri karanlığı deliyor, kulübenin içini ışıltıya boğuyordu. Ben sadece bekliyordum. Uyumak şöyle dursun, kulağım kirişte bekliyordum...

Sanırım 02.00 sıralarındaydı. Bende yürek Selanik, ricat emrini verdim kendi kendime. Dooğru arabaya. Üzerimde eşofmanlar ve de naylon, arabadaydım bir süre sonra. Ama dedim ya düşerse yıldırım arabaya? Kavrulur giderim be. Yavaşça er meydanını terkettim. Yağan yağmur ve gürültü patırtı arasında iskeleye gelmiştim. Dar sokaklardan geçip, uygun bir yerde parkettim ve dışarı çıkmadan sabahı beklemeye başladım. Ne de olsa yerleşim yeriydi,sabahçı kahvesinde Fahrettin amca uyur uyanık halde servis yapıyordu elbet. Ama ben sabahı arabada
ettim. Ortalığın aydınlanmasıyla birlikte, sanki bir komut almışcasına dindi yağmur. Ve ardından doğan güneş. Yeni bir gün başlıyordu...

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder